Sincap Mino ve Sabır Tohumu: Neli’nin Küçük Feneri
Mino, küçük fenerinin yanına bir papatya koymak ister. Tohum hemen büyümeyince Neli’yle yan yana oturur; beklediği günleri tohum, filiz ve çiçek resimleriyle anlatır.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Bir varmış, bir yokmuş. Ilık bir bahar akşamında, ceviz ağacındaki sıcacık evinde Sincap Mino ağlıyordu. Sabah ektiği tohum hâlâ filizlenmemişti. Beklemek ona öyle zor gelmişti ki gözyaşları peş peşe akıyor, ağlaması bir türlü durmuyordu. Yanına oturan ninesi Neli, ona yumuşak bir mendil uzatmıştı. Küçük saksı pencerenin önünde duruyor, evin içi ılık ekmek kokuyordu.
O sabah Neli, Mino'nun avucuna tek bir papatya tohumu bırakmıştı. Tohum, minicik bir ekmek kırıntısına benziyordu. Mino onu küçük saksısına ekmiş, üzerine yumuşak toprak örtmüştü. Ninesiyle birlikte toprağı hafifçe suladıktan sonra saksıyı güneş alan pencerenin önüne koymuştu.
Pencerenin yanında, yaprak desenli küçük bir fener vardı. Fenerin içindeki ampul, düğmesine basılınca bal rengi bir ışık veriyordu. Mino o ışığı çok severdi. Akşamları feneri masaya koyar, ninesiyle resim yaparken kâğıdın üzerinde beliren yumuşak aydınlığı izlerdi.
Şimdi fenerin yanına sarı bir papatya da koymak istiyordu. Aklında her şey hazırdı: ortada küçük fener, yanında çiçek, iki yanda da kendisiyle ninesinin kupaları. Çiçeğin kokusunu merak ediyor, sarı yapraklarının ışıkta nasıl görüneceğini düşünüyordu. Bu güzel masayı hemen o akşam kurmak istiyordu.
Öğleye doğru saksıya bakmıştı. Toprak aynıydı. Bir resim çizip yeniden bakmıştı. Yine hiçbir yaprak görünmüyordu. İkindi vakti pencerenin önündeki mindere oturup beklemişti. Güneş alçalmaya başlayınca içindeki heves, sıkışık bir üzüntüye dönüşmüştü.
“Ben onu suladım,” dedi Mino, gözlerini silmeye çalışarak. “Pencereye de koydum. Neden hâlâ çıkmadı?”
Sözcüklerin ardından yeni gözyaşları geldi. Mino'nun söylemek istediği başka şeyler de vardı, ama hepsi birbirine karışmıştı. Mendili iki patisinin arasında buruşturdu. Neli minderini biraz daha yaklaştırdı. Mino, ninesinin hırkasındaki tanıdık düğmeye bakarak bir süre sessizce ağladı.
“Bu akşam çiçeğini görmek istiyordun,” dedi Neli. “Onun için çok hazırlanmıştın.”
Mino başını salladı. Ninesi ne demek istediğini anlamıştı. Sarı papatyanın resmini bile çizmişti; resimde çiçek, küçük fenerin yanındaydı. Kâğıttaki yapraklar hazırdı, saksıdaki yapraklar ise görünmüyordu. Mino'ya en zor gelen de buydu.
“Tohumun büyümesi biraz zaman alır,” dedi Neli. “Toprağın altında neler olduğunu henüz göremiyoruz.”
“Ben hemen olsun istiyorum,” diye fısıldadı Mino.
“Biliyorum,” dedi ninesi. “Beklerken yanında oturabilirim.”
Neli bir süre başka bir şey söylemedi. Mino'nun mendili ıslandığında yanındaki sepette duran temiz mendili uzattı. Dışarıdan yaprakların hafif hışırtısı geliyordu. Mutfaktaki saat usulca tıkırdıyordu. Mino ağlarken de ev aynı sıcak evdi, ninesi de hemen yanındaydı.
Biraz sonra Mino, patisini Neli'nin koluna koydu.
“Bana sarılır mısın?” diye sordu.
Neli kollarını açtı. Mino ninesine sokulup başını hırkasına yasladı. Kuyruğu minderin üzerine yayıldı. Birkaç gözyaşı daha aktı. Neli, Mino'nun sırtında patisini yavaşça gezdirirken acele etmeden bekledi.
Mino başını kaldırdığında ninesi eline hayalî bir tüy aldı.
“Ben şimdi bu küçücük tüyü usulca uçuracağım,” dedi.
Neli yavaşça soluk verdi. Mino onun boş avucuna baktı. Sonra kendi avucuna da görünmez bir tüy koydu. İlk üfleyişi ağlamasına karıştı. Biraz bekledi, yeniden denedi. Bu kez hayalindeki tüy, sanki pencereye doğru ağır ağır süzüldü.
Mino'nun omuzları biraz gevşedi. Mendili sıkan parmakları açıldı. Üzüntüsü hâlâ oradaydı, ama artık söyleyeceklerini daha kolay bulabiliyordu. Ninesinin uzattığı sudan birkaç yudum içti. Sonra yeniden saksıya baktı.
“Çiçek açmadığı için üzgünüm,” dedi. “Bir de beklemekten yoruldum.”
Neli başını salladı. Mino biraz daha ninesine yaslandı. Bir süre konuşmadan oturdular. Pencereye düşen son güneş ışığı, saksının kenarında ince bir çizgi bırakmıştı. Mino o çizginin yavaşça kısaldığını izledi.
Odanın içi akşam rengine bürününce Neli küçük feneri masaya getirdi. Düğmesine bastı. Bal rengi ışık, kupaların ve resim kâğıtlarının üzerine yayıldı. Mino'nun sabah çizdiği papatya da ışığın içinde kaldı. Kâğıttaki sarı yapraklar şimdi daha parlak görünüyordu.
“Bu akşam resimdeki papatyayı yanına koyabiliriz,” dedi Mino.
Kâğıdı fenerin yanına yerleştirdi. Sonra boş bir kâğıt alıp toprağın altında duran küçücük bir tohum çizdi. Tohumun çevresini kahverengiye boyadı. Üzerine de saksısındakine benzeyen yuvarlak bir kenar ekledi.
“Şimdi böyle görünüyor,” dedi. “Gerçi toprağın altını göremiyorum. Ben böyle düşündüm.”
Neli resmi dikkatle inceledi. Mino, tohumun altına incecik bir kök de çizdi. Kök kâğıtta kıvrılarak ilerliyordu. Gerçek tohumun ne zaman filizleneceğini bilmiyordu, ama onun resmini yapmak hoşuna gitmişti. Kalemini bırakınca gözleri yeniden küçük saksıya kaydı.
“Buna Sabır Tohumu diyeceğim,” dedi. “Ben beklemeyi öğrenirken o da büyüsün.”
O gece Mino yatağına girdiğinde pencereye bir kez daha baktı. Saksı aynı görünüyordu. İçine küçük bir üzüntü geldi. Neli'ye patisini uzattı. Ninesi yatağın yanına oturdu ve Mino isterken elini tuttu. Bir süre sonra Mino'nun gözleri ağırlaştı, kuyruğu yorganın üzerinde kıvrıldı.
Ertesi sabah da toprakta yeşil bir uç yoktu. Mino'nun kaşları birbirine yaklaştı. Saksıya uzun uzun baktıktan sonra mutfağa gitti. Neli kahvaltı için ekmek dilimliyordu. Mino onun yanındaki mindere oturdu.
“Yine beklemek zor geliyor,” dedi. “Biraz yan yana oturalım mı?”
Neli ekmek tahtasını masaya bıraktı. Birlikte kahvaltı ettiler. Mino, kupasının kenarına konan güneş lekesini patisiyle yakalamaya çalıştı. Leke patisinin üzerine çıkınca gülümsedi. Kahvaltıdan sonra saksıya yeniden baktı; ardından kalemlerini getirip pencerenin önüne oturdu.
O gün Neli'yle bahçeye çıktılar. Mino çimenlerin arasında açmış küçük çiçekleri gördü. Eğilip birini inceledi. Çiçeğin sapı inceydi, yaprakları ise kendi çizdiklerinden daha küçüktü. Eve dönünce resmindeki papatyaya ince bir sap ekledi. Saksısına baktıktan sonra resmi fenerin yanındaki diğer kâğıdın yanına koydu.
Günler böyle geçti. Mino ve Neli, toprağı birlikte kontrol ettiler. Toprak kurudukça uygun miktarda su verdiler. Sabahları saksı güneş alan pencerenin önünde durdu. Mino oyun oynadı, resim yaptı, ninesiyle hamur yoğurdu. Bazen beklediğini unutuyor, bazen de aklı yeniden tohumuna dönüyordu.
Bir akşam resmindeki çiçeğe bakarken gözleri doldu. Mendilini aldı ve Neli'nin yanına geldi.
“Bugün de çıkmadı,” dedi.
Neli ona minderin üzerinde yer açtı. Mino o gün neler yaptığını anlattı; sonra biraz da çiçeğinden söz etti. Konuşurken mendili dizlerinde duruyordu. Fenerin ışığı, yan yana oturan ikisinin patilerini aydınlatıyordu.
Bir sabah, Mino pencerenin önünden geçerken durdu. Toprağın üzerinde çok küçük, yeşil bir kıvrım vardı. Önce bunun bir yaprak parçası olduğunu sandı. Eğilip dikkatle baktı. Yeşil kıvrım toprağa tutunmuştu. Yanında küçücük bir toprak kırıntısı yükseliyordu.
“Neli,” diye seslendi. Sonra heyecanla biraz daha yüksek söyledi: “Neli, galiba geldi!”
Ninesi yanına geldi. İkisi de saksının önüne oturdu. Mino patisini uzattı, sonra yaprağa dokunmadan saksının kenarına bıraktı. Filiz o kadar küçüktü ki dikkatle bakınca seçiliyordu. Mino bir yandan onu inceliyor, bir yandan da gülümsüyordu.
“Benim çizdiğim çiçekten çok küçük,” dedi.
“Bu onun ilk filizi,” diye karşılık verdi Neli.
Mino hemen kalemlerini getirdi. Yeni bir kâğıda küçücük yeşil bir kıvrım çizdi. Bu resmi, tohum resminin yanına koydu. Artık masasında toprak altındaki tohum, yeni filiz ve açmasını beklediği papatya vardı. Küçük fener, akşamları hepsini birlikte aydınlatıyordu.
Filiz büyüdü. Yaprakları çoğaldı. Haftalar sonra ince sapın ucunda bir tomurcuk belirdi. Mino tomurcuğu ilk gördüğünde yine hemen açmasını istedi. Sonra saksının yanına oturup yeni bir resim çizdi. Tomurcuğun yuvarlak başını boyarken kendi kendine hafifçe mırıldandı.
Papatya sonunda sarı yapraklarını açtığında güneşli bir öğleden sonraydı. Mino ninesini pencerenin önüne çağırdı. Çiçeğin kokusunu merakla içine çekti. Neli de yanına eğildi. İkisi bir süre çiçeğe baktılar; ardından Mino, akşam masası için kupaları seçmeye gitti.
O akşam küçük fener masanın ortasındaydı. Yanında sarı papatya, iki yanında kupalar duruyordu. Mino'nun ilk hayal ettiği masa sonunda kurulmuştu. Resimleri de masanın kenarına dizilmişti. Fenerin ışığı çiçeğe, kâğıtlara ve Neli'nin hırkasındaki tanıdık düğmeye vuruyordu.
“İlk akşam çok ağlamıştım,” dedi Mino.
Neli patisini onun patisinin yanına koydu.
“Hatırlıyorum,” dedi.
“Sen de yanımda oturmuştun.”
“Evet,” dedi Neli. “Yan yanaydık.”
Mino kupasını iki patisiyle tuttu. Sarı papatyaya, sonra çizdiği küçük tohuma baktı. Ninesine sokulup başını koluna yasladı. Dışarıda ceviz yaprakları usulca hışırdıyordu. Evin içi sıcacıktı. Küçük fener, o gece çiçeği de Mino'nun gülümseyen yüzünü de aynı yumuşak ışıkla aydınlatıyordu.