Sincap Mino ve Paylaşan Elma: Gümüş Yaprak Masalı | Eğitici Masallar
Küçük sincap Mino, gümüş yapraklı patikadan geçmeye çekinirken sıcak dostluk ve paylaşmanın yardımıyla korkusuna yumuşacık bir adım atar.
Ihlamur Ormanı'nda sabahlar yumuşak kokardı. Güneş, dalların arasından ince ince süzülür, çimenlerin üstünde minik ışık benekleri bırakırdı. Küçük sincap Mino, yuvasının kapısında oturur, iki patisinin arasında kırmızı bir elma tutardı.
Bu elma sıradan bir elma değildi. Bahçedeki yaşlı elma ağacının o gün verdiği tek parlak elmaydı. Mino onu görünce içinden hemen bir düşünce geçmişti: “Bunu tek başıma yemeyeceğim. Bugün dere kıyısındaki kahvaltıda herkesle paylaşacağım.”
Mino elmayı küçük sepetine koydu. Sepetin içine bir de yumuşak yaprak serdi ki elma zedelenmesin. Sonra neşeyle patikaya çıktı.
Dere kıyısına giden yolun ortasında Gümüş Yapraklı Geçit vardı. Orada, ince uzun yapraklar rüzgarla hafifçe sallanır, güneş vurunca gümüş gibi parlarlardı. Mino daha önce bu geçidin yanından geçmişti ama içinden hiç yürümemişti. Yaprakların fısırtısı ona biraz yabancı gelirdi.
Mino geçidin başında durdu. Sepetini sıkıca tuttu. Yapraklar hışırdadı.
Mino'nun karnında küçük bir düğüm oluştu. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. “Ya yapraklar çok ses çıkarırsa?” diye düşündü. “Ya ben şaşırıp elmayı düşürürsem?”
Aslında yol dümdüzdü. Güneş sıcaktı. Kuşlar yakındaki dallarda sakin sakin ötüyordu. Yine de Mino'nun ayakları olduğu yerde kalmıştı.
Tam o sırada, patikanın kenarındaki çiçeklerin arasından arkadaşı Lila çıktı. Lila, ormanda yaşayan küçük, neşeli bir kirpiydi. Sırtındaki dikenlere papatya yaprakları takılmıştı.
“Günaydın Mino,” dedi Lila. “Elmanı dere kıyısına mı götürüyorsun?”
Mino başını salladı. “Evet. Herkesle paylaşmak istiyorum. Ama Gümüş Yapraklı Geçit'ten geçmeye biraz çekiniyorum.”
Lila hemen yanına yaklaştı. “Çekinmek bazen olur,” dedi yumuşak bir sesle. “İstersen burada biraz durabiliriz.”
Bu söz Mino'nun içini rahatlattı. Kimse onu acele ettirmiyordu. Kimse ona gülmüyordu. Sadece sabah vardı, ışık vardı, yanında bir dost vardı.
Mino derin bir nefes aldı. Burnundan içeri ıhlamur kokusu doldu. Sonra nefesini yavaşça verdi. Karnındaki düğüm biraz gevşedi.
“Ben bu sesi tanımıyorum,” dedi Mino. “Belki korkum biraz bundan.”
Lila yapraklara baktı. Rüzgar hafifçe esti, yapraklar yine hışırdadı.
“Dinleyelim mi?” diye sordu Lila.
İkisi birlikte durup sesi dinlediler. Hışır hışır. Fısır fısır. Ses, ne bağırıyordu ne de yaklaşıyordu. Sadece yaprakların rüzgarla yaptığı ince bir şarkı gibiydi.
Mino bir adım attı. Sonra durdu. Sepetine baktı. Elma yerindeydi.
“Bir adım attım,” dedi şaşkın ama sevinçli bir sesle.
“Evet,” dedi Lila. “Küçük bir adım da bir adımdır.”
Mino bir nefes daha aldı. Bu kez patisini yere daha rahat koydu. Yapraklar yine parladı. Gümüş ışıklar sepetin üstüne düştü. Elma sanki daha da kırmızı görünüyordu.
Mino yürürken kendi kendine çok sessiz konuştu: “Korkum burada. Ben de buradayım. Yavaş gidebilirim.”
Bu cümle ona iyi geldi. Çünkü korkusu kaybolmak zorunda değildi. Mino, korkusu yanında dururken de yavaşça ilerleyebileceğini fark etti.
Geçidin tam ortasında rüzgar biraz daha kıpırdadı. Yapraklar topluca hışırdadı. Mino bir an durdu, sepeti iki patisiyle tuttu. Lila yanında bekledi.
“İstersen elmayı birlikte taşıyalım,” dedi Lila.
Mino düşündü. Elmayı paylaşmak istemişti. Belki onu taşımak da paylaşılabilirdi. Sepetin bir ucunu Lila tuttu, bir ucunu Mino. İkisi birlikte üç küçük adım attılar. Sonra üç küçük adım daha.
Geçidin sonuna geldiklerinde Mino arkasına baktı. Gümüş yapraklar hala parlıyordu. Sesleri artık ona daha tanıdık geliyordu.
“Ben geçtim,” dedi Mino. Sesinde kocaman bir sevinç değil, yumuşak bir rahatlık vardı.
“Sen geçtin,” dedi Lila. “Hem de elmanla birlikte.”
Dere kıyısına vardıklarında arkadaşları yuvarlak bir örtünün etrafında toplanmıştı. Mino sepetini ortaya koydu. Kırmızı elmayı dikkatle çıkardı.
“Bu elmayı paylaşmak istedim,” dedi. “Yolda biraz korktum. Lila benimle bekledi. Sonra birlikte geldik.”
Arkadaşları elmaya da Mino'ya da sevgiyle baktı. Kimse acele etmedi. Mino elmayı ince dilimlere ayırdı. Herkese küçük bir parça düştü. En küçük dilim de Mino'nun önünde kaldı.
Mino elma dilimini ısırınca tatlı suyu ağzına yayıldı. Elma, tek başına yediğinden daha güzel gelmişti. Çünkü içinde sabah ışığı, Lila'nın sabrı ve Mino'nun attığı küçük adımlar vardı.
Kahvaltıdan sonra Mino dere kenarında oturdu. Gümüş Yapraklı Geçit uzakta parlıyordu. Artık ona kocaman bir engel gibi görünmüyordu. Sadece içinden yavaş geçilebilen, hışır hışır şarkı söyleyen bir yoldu.
Mino o gün şunu kalbinde sakladı: Bazen korku kapının önünde bekler. İnsan hemen koşmak zorunda değildir. Bir nefes alır, bir dostun yanında durur, küçük bir adım atar. İşte böyle başlar en yumuşak korkuyu yenme masalı.
Akşam olunca Mino yuvasına döndü. Sepeti boştu ama içi doluydu. Gözlerini kapatırken Gümüş Yapraklı Geçit'in sesini hatırladı.
Hışır hışır. Fısır fısır.
Bu kez ses ona şunu söylüyor gibiydi: “Yarın yine bekleriz, Mino. Yavaş adımlarınla gel.”