Sincap Mino ve Saklanan Meşe Palamudu: Yıldız Bahçesi
Sincap Mino, sakladığı meşe palamudunu bulmak için Yıldız Bahçesi’ndeki izlerine döner. Kaplumbağa Neri’nin hatırladığı küçük bir ayrıntı, arayışına yardımcı olur.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Sincap Mino, Yıldız Bahçesi’ndeki koca meşenin dibine çömeldi. Tarçın rengi kuyruğunu yanına topladı, yerdeki sarı yapraklardan birini kaldırdı. Yaprağın altında yalnızca düzgün bir çakıl taşı vardı. Yanındaki yaprağın altında da ince bir dal... Mino başını hafifçe yana eğdi. Sabah sakladığı meşe palamudu bunların hiçbirinin altında değildi.
— Seni nereye koymuştum ben? diye mırıldandı.
Sabah, ağaçtan düşen palamutların arasından dolgun bir tane seçmişti. Açık kahverengi kabuğunda ince, soluk bir çizgi vardı. Onu avucunda çevirmiş, daha sonra yemek için saklamıştı. Şimdi bahçenin üstüne yumuşak bir öğle güneşi yayılıyor, Mino’nun karnından minicik bir gurultu geliyordu.
Mino, kaldırdığı yaprakları yerlerine bıraktı. Burnunu azıcık buruşturdu. Palamudun yerini unutmak hoşuna gitmemişti. Ağacın çevresine bakındı. Bir yanında sarı çiçekli yol, öbür yanında üstü yosunlu kökler vardı. Her şey tanıdıktı ama aradığı köşe aklına gelmiyordu.
Bir kökün üzerine oturup patilerini dizlerine koydu. Sabah burada ne yaptığını düşündü. Önce palamudu seçmiş, sonra kabuğundaki çizgiyi incelemişti. Ardından güneşli yola çıkmıştı. İşte bunu hatırlıyordu. Palamudu ağacın dibinde değil, biraz yürüdükten sonra saklamış olmalıydı.
— Önce yürüdüğüm yere bakayım, dedi.
Mino sarı çiçeklerin arasından geçen dar yola girdi. Bahçenin ortasındaki çiçekler yıldız biçiminde dizilmişti. Yol da yıldızın kolları arasından kıvrıla kıvrıla geçiyordu. Çiçeklerin başları hafifçe sallanıyordu. Birinin eğilmiş sapı, patikanın üstüne uzanmıştı. Mino sapı kırmadan yanından geçti. Toprağın yumuşak bölümünde küçük pati izleri gördü. İzlerden biri, kuyruğunun yerde bıraktığı ince çizginin hemen yanındaydı.
Biraz ileride yassı, gri bir taş duruyordu. Mino taşı görünce sabah orada oturduğunu hatırladı. Taşın bir yanı güneşten ılık, öbür yanı gölgeden serindi.
— Belki de buraya koydum.
Mino taşın çevresindeki kuru yaprakları birer birer kaldırdı. Her yaprağın altına bakıyor, sonra onu yeniden toprağın üstüne bırakıyordu. Küçük bir salyangozun yanına gelince patisini durdurdu. Salyangoz, taşın gölgeli kenarında dinleniyordu. Mino onun yaprağına dokunmadan öbür tarafa geçti.
Taşın arkasında iki boş palamut şapkası buldu. Birini avucuna alıp çevirdi. Kendi palamudunu şapkasıyla birlikte saklamıştı. Bunlar ona ait değildi. Şapkaları bulduğu yere bıraktı, taşın yanına çömeldi. Tam o sırada çiçeklerin arkasından tanıdık bir ses geldi.
— Merhaba Mino! Çiçeklere aşağıdan mı bakıyorsun?
Bu, kaplumbağa Neri’ydi. Yolun kenarındaki yoncalardan küçük bir yaprak seçmiş, ağır ağır çiğniyordu. Kabuğunun üstüne kuru bir çiçek yaprağı konmuştu. Mino bunu görünce gülümsedi.
— Bugün sırtında sarı bir benek var.
Neri başını çevirmeye çalıştı ama beneği göremedi.
— Alır mısın? diye sordu.
Mino çiçek yaprağını nazikçe aldı, yanlarındaki çiçeğin dibine bıraktı.
— Demek bugün çiçek taşımışım, dedi Neri.
— Hem de sarı olanından.
Mino’nun kuyruğu hafifçe sallandı. Arkadaşını görünce taşın çevresinde bir tur daha dönmekten vazgeçti.
— Bir şey mi arıyorsun? diye sordu Neri.
— Sabah sakladığım meşe palamudunu. Kabuğunda ince bir çizgi vardı. Nereye koyduğumu hatırlayamıyorum.
Neri son lokmasını bitirdi, Mino’nun yanına yaklaştı. Mino biraz durdu. Bahçenin her köşesine tek başına bakmayı düşünmüştü ama nereye gideceğini bilmiyordu. Neri sabah da bu yoldaydı. Belki onun hatırladığı bir şey vardı.
— Benimle biraz yürür müsün? diye sordu. Belki sen bir şey görmüşsündür.
— Yürürüm, dedi Neri. Şu çizgili palamudu ben de hatırlıyorum.
Neri gri taşa baktı.
— Sabah burada oturuyordun. Palamudu bana göstermiştin. Kabuğundaki çizgiyi benim kabuğumdaki çizgilere benzetmiştik.
Mino’nun kulakları dikildi.
— Evet! Hatta sen ona minicik bir kaplumbağa kabuğu demiştin.
İkisi de gülümsedi. Mino sabahı biraz daha hatırlamıştı. Taşın üzerinde oturmuş, palamudu iki patisinin arasında döndürmüştü. Sonra kalkıp yoluna devam etmişti. Palamut o sırada hâlâ elindeydi.
— Öyleyse burada bırakmadım, dedi Mino.
Neri başını salladı. Mino boş şapkaları yeniden aramak yerine taşın ilerisindeki toprağa baktı. Orada küçük pati izleri devam ediyordu.
Mino izlerin yanına çömeldi. Toprağa basıp onları bozmamak için ayaklarını patikanın sert kenarında tuttu. Bir izde minik parmaklarının şekli açıkça görünüyordu. Hemen arkasında kuyruğunun bıraktığı kısa çizgi vardı. İkisi de meşeden uzaklaşan yöne gidiyordu.
— Sanırım buradan geçmişim.
Neri de eğilip baktı.
— Bu çizgi az önce gördüğümüz çizgiye benziyor.
Mino birkaç adım ilerledi, sonra durup arkadaşını bekledi. Neri yanına gelince birlikte devam ettiler. Mino bu kez yalnızca toprağa bakmıyordu. Yolun kenarındaki otları, taşları, gölge düşen yerleri de inceliyordu.
Bir an için Neri’nin yanına iyice çömeldi. Buradan bakınca çiçekler başının üstünde kalıyor, toprağın küçük çukurları daha belirgin görünüyordu.
— Sen bunları yürürken de görebiliyorsun, dedi.
— Evet. Ama sarı çiçeklerin üstünü görmek için boynumu uzatıyorum.
Mino doğrulup çiçeklerin sallanan başlarına baktı. Sonra yeniden yere eğildi. Neri’nin yanından bakınca, az önce fark etmediği küçük bir pati izi daha gördü.
Rüzgâr, yanlarındaki çalının kuru yapraklarını usulca hışırdattı. Mino başını kaldırdı. Sabah da bu sesi duymuştu. O sırada palamudunu yanağına dayamış, saklayacağı yerin kuru olmasını istemişti. Islak toprağın içine koymamıştı. Bunu şimdi hatırlıyordu.
— Üstünü bir yaprakla örtmüştüm, dedi.
— Nasıl bir yaprakla?
Mino patilerini iki yana açtı.
— Böyle genişti. Bir yanı da kıvrılmıştı. Küçük bir yorgan gibi.
Neri önlerindeki ağaçların altına baktı.
— Şuradaki yapraklar da geniş. Ama seninki hangi ağacın altındaydı, bilmiyorum.
Mino etrafına baktı. Bahçede yere düşmüş pek çok yaprak vardı. Yalnızca yaprağın büyüklüğü yetmiyordu.
Bir süre sonra pati izleri silikleşti. Yol burada daha kuruydu. Minik ayaklar toprağa eskisi kadar iz bırakmamıştı. Mino son belirgin izin yanında durdu. Önünde alçak bir çalı, sağında kalın gövdeli bir ıhlamur vardı. Ağacın köklerinden biri toprağın üzerinde kıvrılıyor, altında küçük bir boşluk bırakıyordu.
Neri, Mino’nun baktığı yere döndü.
— Buraya kadar geldik. Ben biraz şu gölgede duracağım.
Mino da yanına geçti. Bir rüzgâr esti. Kökün önündeki geniş yaprağın kenarı hafifçe kalktı. Altında yan yana duran iki yuvarlak çakıl göründü.
Mino çakıllara baktı. Biri açık gri, biri daha koyuydu. Aralarında dar bir aralık vardı. O aralığı görünce sabahki küçük sesi hatırladı: tık! Palamudu yere koyarken şapkası bu taşlardan birine değmişti.
— Neri, ben bu iki taşı yan yana görmüştüm!
Mino kökün yanına çömeldi. Eli hemen yaprağa gitmedi. Önce kökün altındaki kuru toprağa baktı. Sonra kıvrılmış yaprağın ucunu gördü. Ucu, küçük boşluğun içine doğru uzanıyordu.
Artık hatırlıyordu. Sabah, palamudun yuvarlanmaması için onu kökün dibindeki çukura koymuştu. İki çakıl çukurun önündeydi. Geniş yaprağı da üstüne çekmişti. Yaprağın kıvrık kenarı kökün altına takıldığı için rüzgâr onu götürmemişti.
Mino burnunu kökün yanına yaklaştırdı. Toprağın ve kuru yaprakların kokusunun arasından palamudun tanıdık kokusunu aldı. Neri ona yer açmak için biraz geride durdu. Mino’nun patileri şimdi yaprağın kıvrık kenarına uzanıyordu.
— Sanırım buldum, dedi Mino.
Yaprağı iki patisiyle usulca kaldırdı. Kuru toprağın üzerinde, şapkası biraz yana eğilmiş bir meşe palamudu duruyordu. Mino onu eline aldı, ışığa doğru çevirdi. Kabuğundaki soluk çizgi tam yerindeydi.
— İşte benimki!
Mino’nun bütün yüzü aydınlandı. Palamudu avucunda bir kez döndürdü, sonra Neri’ye gösterdi. İçi rahatlamıştı. Artık ne taşın arkasına ne de meşenin dibine yeniden bakması gerekiyordu.
Neri başını uzattı.
— Küçük yorganı da pek güzelmiş.
Mino yaprağa baktı.
— Palamuda biraz büyük gelmiş galiba.
Mino palamudu yanına koyup kaldırdığı yaprağı kökün dibine geri bıraktı. Bu kez çukurun önünü kapatmıyordu. Yalnızca toprağın üstünde duruyordu. İki çakılı da yerinden oynatmadı. Sonra Neri’ye döndü.
— Benimle geldiğin için teşekkür ederim. Taşın yanında palamudun elimde olduğunu hatırlamasaydın orada aramaya devam ederdim.
— Ben de o ince çizgiyi unutmadım, dedi Neri. Kabuğumdakilere benziyordu ya.
Mino palamudunu Neri’nin kabuğunun yanına tuttu. Çizgiler birbirinin aynısı değildi ama ikisi de kıvrılarak uzanıyordu. Mino bunu görünce yeniden güldü.
Ihlamurun altında ikisine yetecek kadar gölge vardı. Mino kökün düz tarafına oturdu. Neri de hemen yanındaki yoncalara uzandı. Uzakta meşenin dalları usulca kıpırdıyor, sarı çiçekli yol güneşte parlıyordu. Mino şimdi sabahki yürüyüşünü başından sonuna kadar gözünün önüne getirebiliyordu.
Palamudun şapkasını çıkardı, kabuğunu açtı. İlk lokmasını küçük küçük çiğnerken Neri taze bir yonca yaprağı seçti. Bir süre yalnızca yaprakların hışırtısı duyuldu. Mino’nun acele edecek bir işi yoktu. Karnındaki minicik gurultu da durmuştu.
Neri başını kaldırıp iki çakıla baktı.
— Bu köşeyi sevdim, dedi.
— Ben de, dedi Mino. İstersen başka bir gün yine burada otururuz.
Palamudun boş şapkası Mino’nun dizinin üstünde duruyordu. Onu ters çevirince küçücük bir kâseye benzedi. Mino kâseyi avucunda tutup sarı çiçeklere baktı. Bahçe aynı bahçeydi. Meşe, yol, gri taş ve ıhlamur yerli yerindeydi. Mino da arkadaşının yanında, tam oturmak istediği yerdeydi.