Nehir ve Cesur Küçük Söz: Yavaş Büyüyen Tohum Masalı | Eğitici Masallar
Nehir, toprağın altında sessizce büyüyen tohumunu acele ettirmeden beklerken sabrın küçük ama cesur bir sözle başlayabileceğini keşfeder.
Ilık bir bahar sabahında başlayan bu sabır masalı, Nehir’in yavaş büyüyen bir tohumu acele ettirmeden bekleyişini ve verdiği küçük bir sözü anlatır.
Nehir, mutfağın geniş penceresinden içeri süzülen güneş ışığını çok severdi. Sabahları pencerenin önündeki minderine oturur, sıcak sütünü yudumlarken saksılardaki yaprakları seyrederdi. Fesleğen hafifçe kokar, menekşeler başlarını ışığa çevirir, duvardaki saatin sesi mutfağa usulca yayılırdı.
O sabah annesi pencere önüne küçük bir kese bıraktı. Kesenin içinde, Nehir’in başparmağından bile küçük, kahverengi bir tohum vardı.
“Bu tohum senin olabilir,” dedi annesi. “Ona uygun bir saksı bulup bakımını yapabilirsin.”
Nehir’in gözleri parladı. Hemen sarı renkli, küçük bir saksı seçti. Saksının dibine birkaç taş yerleştirdi. Üzerine yumuşak toprak doldurdu. Parmağıyla toprağın ortasında minicik bir çukur açtı ve tohumu dikkatle içine bıraktı.
“Burada rahat edersin,” diye fısıldadı.
Tohumun üzerini ince bir toprak tabakasıyla örttü. Sonra küçük sulama kabından birkaç damla su verdi. Saksıyı, sabah güneşini gören pencerenin önüne koydu. Yanına da üzerine Günışığı yazdığı küçük bir etiket yerleştirdi.
Nehir, birkaç dakika saksının başında bekledi. Toprağa baktı. Bir yaprağın hemen dışarı çıkmasını umuyordu. Fakat toprak sessiz ve dümdüzdü.
Kahvaltı bitince yeniden baktı. Öğle vakti bir daha baktı. Akşam ışıkları yakıldığında saksının yanına gidip eğildi.
“Belki şimdi büyümüşsündür,” dedi.
Ama toprakta hiçbir değişiklik yoktu.
Ertesi sabah Nehir yatağından kalkar kalkmaz mutfağa koştu. Sarı saksı aynı yerdeydi. Toprak yine sessizdi. Nehir kaşlarını biraz çattı. Sulama kabını alıp bolca su dökmek istedi. Belki çok su verilirse tohum daha çabuk büyürdü.
Annesi onun elindeki kabı görünce yanına oturdu.
“Toprak hâlâ nemli,” dedi. “Şimdilik suya ihtiyacı yok gibi görünüyor.”
Nehir kabı yavaşça masaya bıraktı.
“Ama neden çıkmıyor?” diye sordu. “Ben onu görmek istiyorum.”
“Beklemek bazen zor gelebilir,” dedi annesi. “Özellikle de güzel bir şeyi çok istediğimizde.”
Nehir içini çekti. Karnında küçük, sıkı bir düğüm varmış gibi hissediyordu. Tohumun toprağın altında ne yaptığını görememek canını sıkmıştı.
Üçüncü gün de geçti. Dördüncü gün geldi. Nehir her sabah önce parmağını toprağın kenarına hafifçe dokunduruyor, kuruysa azıcık su veriyordu. Sonra saksıyı güneşe doğru çeviriyordu. Bazen uzun uzun bakıyor, bazen de beklemekten yorulup minderine oturuyordu.
Bir öğleden sonra merakı iyice arttı. Mutfak çekmecesinden küçük bir kaşık aldı. Eğer toprağı biraz açarsa tohumu görebilirdi. Belki onu yukarı doğru itmesi bile mümkün olurdu.
Kaşığın ucunu toprağa yaklaştırdı. Tam kazmaya başlayacakken durdu.
Tohumun incecik kökleri çıkmış olabilirdi. Kaşık o köklere değebilirdi. Nehir bunu düşününce elini geri çekti. Yine de beklemek kolaylaşmamıştı.
“Çok uzun sürüyor,” diye mırıldandı.
Pencerenin önündeki mindere oturdu. Güneş, sarı saksının üzerine sıcak bir ışık bırakmıştı. Nehir bir süre sessizce düşündü. Sonra kaşığı çekmeceye geri koydu ve saksının yanına döndü.
“Seni acele ettirmeyeceğim,” dedi tohuma. “Bugün de bekleyeceğim.”
Bu, kısa bir cümleydi. Fakat Nehir için cesur bir sözdü. Çünkü hâlâ sabırsız hissediyordu. Yine de ellerini toprağın içinde dolaştırmak yerine bakımını yapmayı seçmişti.
Beşinci gün mutfağı taze ekmek kokusu doldurdu. Nehir kahvaltı ederken saksıya baktı. Henüz filiz yoktu. Bu kez her dakika kontrol etmek yerine resim defterini açtı. Tohumun toprağın altında nasıl görünebileceğini düşündü. Önce küçük, beyaz bir kök çizdi. Sonra kökün çevresine yumuşak toprak ekledi.
Altıncı gün, güneş bulutların arkasına saklandı. Nehir saksıyı pencerenin daha aydınlık tarafına aldı. Toprak kurumadığı için su vermedi. Yanında oturup kitabından birkaç sayfa okudu.
Yedinci gün sabahı yine görünür bir değişiklik yoktu. Nehir’in omuzları düştü.
“Ya hiç büyümezse?” diye sordu.
Annesi saksıya, sonra Nehir’e baktı.
“Bazen bütün bakımımıza rağmen bir tohum filizlenmeyebilir,” dedi sakince. “O zaman üzülür, biraz dinlenir ve başka bir tohumla yeniden deneriz. Ama bu tohumun ne yapacağını henüz bilmiyoruz. Ona biraz daha zaman verebiliriz.”
Nehir bu sözleri düşündü. Tohumun mutlaka büyüyeceğine dair bir söz veremiyordu. Fakat kendi verebileceği sözü biliyordu.
“Bugün de bekleyeceğim,” dedi yeniden.
O akşam mutfak sakindi. Tencerede çorba hafifçe kaynıyor, pencereden içeri serin bir hava giriyordu. Nehir, sarı saksının yanına küçük minderini çekti. Tohuma gününü anlattı. Yaptığı güneş resminden, bahçede bulduğu parlak taştan ve akşam yemeğinin güzel kokusundan söz etti.
“Sen toprağın altında işini yapabilirsin,” dedi. “Ben de burada kendi işlerimi yaparım.”
Sekizinci sabah Nehir saksıya baktığında toprağın ortasında ince bir çizgi gördü. Önce bunun sularken oluştuğunu sandı. Eğilip biraz daha dikkatli baktı. Toprak hafifçe kabarmıştı.
Kalbi hızlı hızlı attı. Hemen parmağıyla dokunmak istedi, ama elini saksının kenarında durdurdu. Kabaran yerin altında filiz olabilir, diye düşündü. Ona yer açmak için toprağı eşelemesine gerek yoktu.
O gün Nehir sık sık saksının yanına geldi. Her gelişinde aynı cesur sözü tekrarladı:
“Bugün de bekleyeceğim.”
Dokuzuncu günün sabahında mutfak altın renkli bir ışıkla doldu. Nehir, uykulu gözlerle pencereye yaklaştı. Sarı saksının ortasında, iki yana ayrılmış toprağın arasından soluk yeşil bir kıvrım görünüyordu.
Nehir bir an hiç konuşmadı. Sadece baktı. Minicik filiz, başını henüz tam kaldıramamıştı. Üzerinde birkaç toprak tanesi taşıyordu. Çok narin, çok yeni ve çok güzeldi.
“Günaydın,” diye fısıldadı Nehir.
Annesini çağırmak için koştu, sonra saksının sallanmaması için adımlarını yavaşlattı. Birlikte pencerenin önüne geldiler. Nehir gülümserken karnındaki sıkı düğümün çözüldüğünü hissetti.
“Toprağın altında gerçekten çalışıyormuş,” dedi.
O gün filiz yalnızca biraz doğruldu. Ertesi gün iki küçük yaprak açtı. Nehir onun hemen kocaman olmasını istese de artık her büyümenin gözle görülemeyeceğini biliyordu. Bazen kökler derine uzanıyor, bazen yapraklar açılmaya hazırlanıyor, bazen de dışarıdan hiçbir şey olmuyormuş gibi görünüyordu.
Nehir bakımını sürdürdü. Toprağı kontrol etti, gerektiğinde az su verdi ve saksının güneş almasını sağladı. Sonra oyununa, resmine ya da kitabına döndü. Beklemek hâlâ kimi günler uzun geliyordu. Böyle zamanlarda saksının yanına eğilip küçük sözünü söylüyordu:
“Bugün de bekleyeceğim.”
Haftalar sonra Günışığı’nın yaprakları pencerenin önünde parlıyordu. Nehir minderine oturmuş, yeni çıkan yaprağı seyrediyordu. Mutfak sıcaktı. Fesleğen kokuyor, saat usulca işliyordu.
Nehir, büyüyen bitkiye bakıp gülümsedi. En güzel şeyin yalnızca filizi görmek olmadığını fark etti. Ona su verdiği, merakını sakinleştirdiği ve her gün yeniden beklemeyi seçtiği anlar da bu büyümenin bir parçasıydı.
Parmağını saksının sarı kenarında gezdirdi.
“Sen yavaş büyüdün,” dedi. “Ben de seninle birlikte biraz büyüdüm.”
Günışığı’nın iki taze yaprağı sabah esintisiyle hafifçe kıpırdadı. Nehir sıcak minderine yerleşti. Artık acele etmeden, yeni yaprağın kendi zamanında açılmasını bekleyebilirdi.