Masal Odası
Eğitici Masallar

Nehir ve Birlikte Taşınan Sepet

Nehir, geniş hasır sepeti tek başına hazırlayıp taşıyamaz. Kardeşi Ekin’le sevdikleri işleri paylaşınca Çınar Ormanı’ndaki sofraya birlikte hazırlanırlar.

5-8 yaş 10 dakika Tarayıcı seslendirmesi

Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.

Masalı okumaya geç

Nehir ve Birlikte Taşınan Sepet
Tarayıcı seslendirmesi Nehir ve Birlikte Taşınan Sepet
0:00 —
Yeni hız sonraki seslendirme bölümünde uygulanır.
Okuma görünümü

Nehir, kırmızı elmayı iki avucunun arasında çevirip geniş hasır sepetin yanına koydu. Açık pencereden ince bir yaprak hışırtısı geliyordu. Çınar Ormanı’ndaki evlerinin önünde, güneş benekleri taşların üstünde usulca yer değiştiriyordu.

O gün evlerinin biraz ilerisindeki büyük çınarın altında küçük bir sofra kurulacaktı. Anneleri ekmek hazırlıyor, komşuları Suna teyze de bahçesinden salatalık getiriyordu. Meyvelerle sofra örtüsü ise evde bekliyordu. Nehir, sepeti görünce onları çınarın altına kendisi götürmek istemişti.

Sepet, mutfak kapısının yanındaki alçak rafta dururdu. Bazen içine temiz bezler, bazen bahçeden toplanan naneler konurdu. Nehir onu yere indirip önüne çekmişti. Sepet pek ağır değildi ama genişti. Karşılıklı iki kulpu vardı. Ortasına serilen yumuşak bir bez, meyvelere güzel bir yer olabilirdi.

“Meyveleri ben hazırlayayım,” dedi Nehir. “Siz ekmekle ilgilenirken sepet de hazır olur.”

Kardeşi Ekin, masanın öbür ucunda sarı bir peçeteyi katlıyordu. Önce iki köşesini buluşturuyor, sonra parmağıyla kat yerini düzeltiyordu. Önünde küçük bir tekneye benzeyen peçete duruyordu.

“Ben de sofraya bir şey koymak istiyorum,” dedi.

Nehir, “Birazdan bakarız,” diye karşılık verdi. Kafasında elmalar, armutlar ve çınarın altındaki sofra vardı. Hepsini kendi eliyle hazırlayacağı için heyecanlıydı. Bir elmayı sepete koydu, yanına bir armut yerleştirdi. Sonra alttaki bezi unuttuğunu gördü. Meyveleri yeniden yanındaki temiz tabağa aldı.

Bezi sepetin içine sermek istediğinde bir kenarı içeri kıvrıldı. Nehir o kenarı düzeltirken öbür taraf toplandı. Elini çekip sepete baktı. Meyveler hâlâ tabaktaydı. Sofra örtüsü sandalyenin sırtında bekliyordu. Sepetin götürülmesi de gerekiyordu. Başta küçücük görünen hazırlık, sandığından daha uzun sürüyordu.

Nehir, sepeti denemek için iki kulpundan tuttu. Kollarını iki yana açması gerekiyordu. Sepeti biraz kaldırdı ama düz tutamayınca hemen önündeki kilimin üstüne bıraktı. Canı bir an sıkıldı. Çınarın altına her şeyi bir kerede götürmeyi ne çok istemişti.

Sonra Ekin’in katladığı peçeteye baktı. Kardeşi bir köşeyi düzeltiyor, yaptığı şekli keyifle inceliyordu. Nehir sepetin yanından kalkıp ona yaklaştı.

“Bu sepeti tek başıma hazırlayıp götüremeyeceğim,” dedi. “Benimle yapmak ister misin?”

Ekin başını kaldırdı. “İsterim. Ama ben armutları dizmekten çok bezleri katlamayı seviyorum.”

“Ben de meyveleri seçmeyi seviyorum,” dedi Nehir. “O zaman sen örtüyle peçeteleri hazırlar mısın? Meyveleri ben yerleştireyim.”

“Olur. Sepetin altına sereceğimiz bezi de ben koyayım.”

İkisi yan yana yere oturdu. Ekin, geniş bezin köşelerini buldu. Nehir boş sepeti hafifçe kendine doğru çevirdi. Böylece Ekin’in eli her yanına rahatça ulaştı. Ekin bezi açtı, kenarlarını içeri kıvırdı. Bu kez bezin ortası dümdüz, yanları da küçük birer cep gibi oldu.

“Armutlar buraya yaslanabilir,” dedi Ekin, ceplerden birini göstererek.

Nehir yıkanıp kurulanmış meyveleri tabaktan aldı. Kırmızı elmaların yanına sarı armutları koydu. Önce hepsini tek bir sıra yapmak istemişti. Sonra Ekin’in hazırladığı yumuşak köşelere baktı. Armutları oralara yerleştirince elmalar için ortada geniş bir yer kaldı.

Bir elmanın üstünde, incecik, açık renkli bir çizgi vardı. Nehir onu kardeşine gösterdi.

“Şu elma gülüyor gibi.”

Ekin eğilip baktı. “Bence uykudan yeni uyanmış.”

İkisi de güldü. Nehir o elmayı en üste koydu. Ekin ise peçetelerini tamamlamak için masaya geçti. Birini tekne gibi, ötekini düz bir kare olarak katladı. Nehir masanın yanından geçerken kare olanı eline aldı.

“Bunu da tekne mi yapsak?” diye sordu.

“Ben onu kare seviyorum. Ekmeğin yanına koyacağım.”

Nehir peçeteyi eski yerine bıraktı. “Öyle kalsın o zaman.”

Sofra örtüsü katlanınca Ekin onu sepetin ortasına koymak istedi. Ama orada elmalar vardı. Kardeşler sepetin içine birlikte baktılar. Ekin katlı örtüyü kenara doğru çevirdi; Nehir de bir armudu biraz yana aldı. Örtü, meyvelerin üstünü kapatmadan uzun kenara yerleşti. Peçeteler de yanına girdi.

Anneleri mutfaktan geldiğinde sepet hazırdı. İçindeki sarı bez, kenarlardan incecik görünüyordu. Meyveler birbirine yaslanmış, örtüyle peçeteler ayrı bir köşeye yerleşmişti. Anneleri ekmek torbasını ve kapaklı su kabını aldı.

“Ben hazırım,” dedi. “Siz de hazır mısınız?”

Nehir, Ekin’e baktı. Ekin peçetenin son köşesini içeri sıkıştırdıktan sonra başını salladı.

Kapının önünde, sepetin bir kulpunu Nehir tuttu. Ekin öbür kulpun yanına geçti. Birlikte kaldırdıklarında sepet ikisinin arasında dümdüz durdu. Nehir’in kollarını iki yana germesine gerek kalmamıştı. Kardeşinin elindeki kulpa baktı, sonra kendininkine.

“Böyle daha rahat,” dedi.

“Ben bu tarafta yürümek istiyorum,” dedi Ekin. “Çiçekleri görebiliyorum.”

“Ben de bu tarafta kalayım. Annemin yanındayım.”

Anneleriyle birlikte geniş, düz patikaya çıktılar. Çınarın altı evden görünüyordu. Yol boyunca küçük beyaz çiçekler açmıştı. Nehir ilk başta hızlı adımlar attı. Ekin’in kolu biraz geride kalınca sepet de ona doğru döndü.

“Benim adımlarım daha küçük,” dedi Ekin. “Biraz yavaş gider misin?”

Nehir durdu. Kardeşi de durunca sepet yine düzeldi. Sonra yan yana yeniden yürümeye başladılar. Bu kez Nehir, Ekin’in ayağını yere koyuşuna baktı. Kendi adımını ona yaklaştırdı. Bir süre sonra ikisi de ayaklarına bakmadan aynı hızda yürüyordu.

Yavaş yürürken Nehir patikanın kıyısında minicik mor bir çiçek fark etti. Evden bakınca görünmeyen çiçek, iki taşın arasında büyümüştü. Nehir onu Ekin’e gösterdi. Ekin de çiçeğin yanındaki kıvrık yaprağı gösterdi. Sepetin ortasındaki elma, her adımda yaprakların arasından gelen ışıkla parlıyordu.

“Az kaldı,” dedi Nehir.

“Biliyorum. Suna teyzenin sepetini gördüm,” dedi Ekin.

Büyük çınarın altında Suna teyze küçük salatalıkları bir kâseye boşaltıyordu. Yere serilecek örtüyü bekleyen düz, temiz bir yer vardı. Nehir ile Ekin oraya yaklaştı. Anneleri yanlarında durdu.

“Buraya koyalım mı?” diye sordu Nehir.

Ekin başını salladı. İkisi sepeti birlikte yere indirdi. Nehir, sepetin altı toprağa değince kulpunu bıraktı. Ekin de kendi kulpunu bıraktı. Meyveler, evde nasıl yerleştirdilerse öyle duruyordu.

Ekin örtüyü çıkardı. Katlarını birer birer açarken sarı kumaş büyüdü, büyüdü. Son köşeyi açtığında bir ucunun Nehir’in yanında kaldığını gördü.

“Şu ucundan tutar mısın?”

Nehir hemen tuttu. Örtüyü ikisinin arasında yumuşakça açtılar. Sonra yavaşça yere bıraktılar. Çınarın gölgesi kumaşın üstünde ince dallar çizdi. Ekin avucuyla küçük bir kıvrımı düzeltti. Nehir de kendi yanındaki köşeyi açtı.

Nehir meyveleri örtünün ortasındaki geniş tabağa yerleştirirken Ekin peçeteleri dağıttı. Tekne biçimindekini kendi yerine, kare olanı ekmek torbasının yanına koydu. Nehir gülümseyip o peçetenin üstüne bir dilim ekmek bıraktı.

Suna teyze sepeti gölgedeki ağacın yanına çekti. “Ne güzel yerleşmiş her şey. Sepetin içinde hiçbir şey karışmamış,” dedi.

“Ekin bezden cepler yaptı,” dedi Nehir. “Armutlar orada durdu.”

“Nehir de elmalara yer açtı,” dedi Ekin. “Şu gülen elmayı görüyor musun?”

Suna teyze elmaya bakıp gülümsedi. Ekin tabağı biraz çevirince elmanın açık renkli çizgisi herkesin görebileceği tarafa geldi. Sanki o da sofranın bir yerine oturmuştu.

Anneleri suyu bardaklara doldurdu. Nehir ile Ekin yan yana, çınarın geniş gölgesine oturdu. Ekmek kokusuna salatalıkların taze kokusu karışıyordu. Ekin, sepetin bir kulpunu parmağıyla hafifçe oynattı.

“Bu sepetin bir adı olsun mu?” diye sordu.

“Ne adı?” dedi Nehir.

Ekin önce kendi tuttuğu kulpu, sonra Nehir’in tuttuğunu gösterdi. “Birlikte Taşınan Sepet.”

Nehir adı bir kez yavaşça söyledi. Sanki tam yerine oturmuştu. Sepetin içine baktı; sarı bezin köşesinde tek bir yaprak vardı. Yolda sessizce içeri konmuş olmalıydı. Yaprağı alıp sepetin yanına bıraktı.

“Dönerken ben öbür kulpu da deneyebilirim,” dedi.

“Olur,” dedi Ekin. “Ama şimdi ekmek yiyelim.”

Sofrada herkes gününden küçük bir şey anlattı. Suna teyze, sabah suladığı salatalıkların yapraklarından söz etti. Anneleri, ekmeğin kenarını neden daha çok sevdiğini söyledi. Ekin tekne peçetesini açıp dizine serdi. Nehir de tabağa uzanıp çizgili elmayı aldı. Elmanın gerçekten gülmediğini biliyordu ama onu gördükçe kendi yüzü gülüyordu.

Ekin, “Bir dahaki sefere peçeteleri sen de katlamak ister misin?” diye sordu.

Nehir elmasından küçük bir ısırık aldı. “İsterim. Sen bana tekneyi gösterirsin.”

“Olur. Sen de bana meyvelere nasıl yer bulduğunu gösterirsin.”

Sonra bir süre konuşmadan yemeklerini yediler. Çınarın yaprakları üstlerinde usulca hışırdıyordu. Örtünün üstündeki gölgeler, hafif rüzgârla yer değiştiriyordu.

Sofra toplandığında meyvelerden iki armut kalmıştı. Anneleri ekmek torbasını kapattı, Suna teyze kâsesini aldı. Ekin peçeteleri örtünün içine katladı. Nehir armutları sepete yerleştirdi; Ekin de örtüyü yanlarına koydu.

Dönüşte sepet daha hafifti. Bu kez Nehir çiçeklere yakın tarafta yürümek istedi. Ekin ona yer açıp öbür kulpu tuttu. Çınarın gölgesi arkalarında kaldı. Anneleri yanlarında yürürken Suna teyze bahçesine döndü. Patikanın ucundaki evin açık penceresi, yaprakların arasından yeniden göründü.

Eve vardıklarında armutları mutfaktaki tabağa koydular. Ekin sarı bezi çıkarıp katlarken Nehir rafta sepetin yerini açtı. Onu birlikte yerleştirdiler. Sonra pencerenin altındaki minderlere oturdular. Dışarıdan yine bir yaprak hışırtısı geldi. Sepetin iki kulpu yan yana duruyor, pencereden süzülen çınar gölgesi ikisinin de üstüne düşüyordu.