Nasreddin Hoca ve Gülümseten Soru
Papatya Tepesi’nde sofra düzenine karar veremeyen iki komşu, Nasreddin Hoca’nın gülümseten sorusuyla küçük bir deneme yapar ve ortak bir çözüm bulur.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Papatya Tepesi’nin çimenli düzlüğünde Suna, sarı bir minderi yere bıraktı. Cemil de mavi minderi onun yanına koydu. Birazdan köylüler, çınarın gölgesinde hazırlanan bahar sofrasına gelecekti. Sepetlerde çörekler, bezlere sarılmış ekmekler ve yıkanmış elmalar vardı. Nasreddin Hoca, elindeki küçük sürahiyi sofra bezinin yanına bırakırken iki komşusunun minderleri farklı yönlere çevirdiğini gördü.
— Minderleri şöyle uzun bir sıra yapalım, dedi Suna. Sepetle yürürken önümüz açık olur. Herkese kolayca ikram ederiz.
— Ben de birbirimizi görelim istiyorum, dedi Cemil. Mavi minderi hafifçe döndürdü. Yuvarlak dizsek daha güzel olmaz mı?
Suna sarı minderi yeniden düzeltti. Cemil mavi olanı azıcık kendine çekti. Hiçbiri sert konuşmuyordu ama ikisinin de elleri minderlerin üstünde durmuştu. Bir türlü sonraki mindere geçemiyorlardı.
Duru, kolunda küçük bir sepetle yanlarına geldi. Sepetin içinde sofraya konacak temiz peçeteler vardı. Önce sıraya, sonra Cemil’in çimenlere parmağıyla çizdiği halkaya baktı.
— Ben sepeti hangisinin yanına koyayım? diye sordu.
— Biraz bekle, dedi Suna. Henüz karar veremedik.
Hoca, sürahinin yanına oturdu. Çınarın yaprakları usulca hışırdıyordu. Önce Suna’nın işaret ettiği yola, sonra Cemil’in çizdiği halkaya baktı. Birinin işi kolaylaştırmak, ötekinin herkesi sohbete katmak istediği belliydi. Hoca sakalını sıvazladı. Hazır bir cevap vermek yerine, birlikte düşünebilecekleri bir soru aradı.
Tam o sırada Duru’nun sepetinden katlı bir peçetenin ucu göründü. Hoca’nın gözleri gülümsedi.
— Çörek sepeti de misafirimiz olsaydı, ona nereden “Buyur!” derdik?
Duru sepeti iki eliyle önüne aldı.
— Ben kapıdan gelirdim, dedi. Sonra çimenlere baktı. Ama buranın kapısı yok ki!
Suna’nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Cemil de elini minderden çekip sepeti düşündü.
— Demek ki ona bir yol bırakmalıyız, dedi Suna.
Hoca, sarı minderle mavi minderin yanına iki minder daha getirdi. Büyük sofrayı kurmadan önce yalnızca bu köşede deneyeceklerdi. Duru peçete sepetini taşıyacak, ötekiler misafir gibi oturacaktı. Böylece hangi düzende neye ihtiyaç duyduklarını gözleriyle görebileceklerdi.
Önce minderleri Suna’nın söylediği gibi yan yana dizdiler. Duru, önlerinde rahatça yürüdü. Peçeteleri hiç kimseye değmeden uzattı. Geri dönerken de kimsenin yerinden kalkması gerekmedi.
— Bak, yol ne güzel açık, dedi Suna.
Cemil bir uçta, Hoca öbür uçta oturuyordu. Hoca, Cemil’in gösterdiği çiçekli peçeteyi görmek için biraz öne eğildi. Duru da sepetini bırakıp aralarındaki boş mindere oturdu. Konuşurken önce bir yana, sonra öteki yana dönmesi gerekti.
— Hepinizi birden görebilsem ne güzel olur, dedi Duru.
Suna, elindeki peçeteyi dizine serdi.
— Birbirimizi görmek de güzel. Bir de yuvarlak dizelim, dedi.
Sonra minderleri küçük bir sofra bezinin çevresine yuvarlak dizdiler. Bu kez herkes birbirine bakabiliyordu. Cemil, karşısında oturan Suna’ya gülümsedi. Tam o sırada Duru sepetle yaklaştı. Minderlerin arasına baktı, durdu. Sepeti ortaya koymak için birinin kalkıp yer açması gerekecekti.
— Misafir sepet kapıda kaldı, dedi Duru.
Sepeti zorlamadan yere bıraktı. Hoca gülümseyerek kendi minderine baktı.
— Galiba ben kapının önüne oturmuşum.
Cemil hemen minderini yana çekti.
— Kapıyı açabiliriz.
Duru sepeti aldı. Ama Cemil’in minderi şimdi Suna’nınkine çok yaklaşmıştı. Suna kendi minderini biraz yana kaydırdı. Hoca da minderini aynı yönde ilerletti. Herkes küçücük bir yer açınca yuvarlağın bir yanı genişçe açık kaldı.
Duru aralıktan geçip peçeteleri sofranın ortasına koydu. Sonra boş bir mindere oturdu. Bu kez hem herkesin yüzünü görebiliyor hem de sepetini rahatça yanına koyabiliyordu.
— İşte benim kapım! dedi.
Cemil, çimenlerin üstünde oluşan şekle baktı.
— Yuvarlağımız gülümseyen bir ağza benzedi.
— Üstelik yolu da var, dedi Suna.
Hoca yerinden kalkıp geriye doğru birkaç küçük adım attı. Önden bakınca minderler gerçekten geniş bir gülümseme gibi görünüyordu. Hoca da kollarını iki yana açtı.
— Bu sofranın yüzü de gülüyor, dedi.
Suna ile Cemil, geniş sofra bezini çimenlere açtı. Küçük denemedeki düzeni büyüterek kalan minderleri bezin çevresine dizdiler. Bir yanı yine açık bıraktılar. Duru, sepeti yeniden alıp yolu denedi. Rahatça gidip geldi. Suna yerde kıvrılan örtü ucunu düzeltti. Cemil en uçtaki minderleri biraz içeri çevirdi; oraya oturanlar da birbirini görebilecekti.
Az sonra komşular patikadan gelmeye başladı. Kimi ekmek getirmişti, kimi de küçük bir kâse peynir. Sofraya varanlar açık yerden geçip sepetlerini bıraktı, sonra boş minderlere oturdu. Kimsenin yerini değiştirmesi gerekmedi.
Suna çörekleri uzatırken Cemil peçeteleri dağıttı. Duru en sevdiği çiçekli peçeteyi Hoca’nın önüne koydu.
— Sepetimizi de buyur ettik, dedi.
Hoca, boşalan peçete sepetini çörek sepetinin yanına yerleştirdi.
— Öyleyse sepetler de yan yana otursun.
Çınarın gölgesi yavaşça sofra bezinin üstüne uzandı. Suna bir ucundan, Cemil öbür ucundan ekmek sepetini tuttu; birlikte ortaya bıraktılar. Hoca, çevresindeki yüzlere baktı. Sofranın açık yanından papatyalar görünüyordu. Minderlerin arasındaki o küçük yol, akşamüstüne kadar çörek kokusuyla, yumuşak adımlarla ve gülen komşularla dolup boşaldı.