Minik Kaşif ve Cesaretin Küçük Adımı
Minik Kaşif, Mavi Dere’de bulduğu yaprak penceresini arkadaşlarına göstermek ister. Fakat yürüyüşü başlatacak sözler birbirine karışır. Teyzesinin desteğiyle kendi ilk adımını seçer.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Minik Kaşif, Mavi Dere’nin yanındaki bahçede, tahta bir ayak izinin çevresini maviye boyuyordu. Kalemin ucu kıvrımlı kenarda ağır ağır ilerledi. Dere, yürüyüş yolunun ötesindeki ahşap çitin ardından şırıldıyordu. Minik Kaşif başını kaldırıp suyun üstündeki ışıklara baktı. Sonra son çizgiyi tamamladı ve kalemin kapağını kapattı.
Tahta işaret, avucundan biraz büyüktü. Ön yüzünde “Cesaretin Küçük Adımı” yazıyordu. Arka yüzü ise boştu. Suna teyzesi onu bahçedeki keşif yürüyüşleri için hazırlamıştı. Her yürüyüşte bir çocuk işareti taşıyacak, arkadaşlarına sevdiği bir yeri gösterecekti. Sonra arkasına o yerden küçük bir resim çizecekti.
Bugün sıra Minik Kaşif’teydi. Göstereceği yeri dün teyzesiyle birlikte bulmuştu: Dut ağacının iki dalı arasında, yapraklarla çevrili yuvarlak bir açıklık vardı. Oradan bakınca Mavi Dere’nin bir parçası görünüyordu. Sanki ağacın içinde, suyu gösteren küçük bir pencere açılmıştı.
Minik Kaşif ona Yaprak Penceresi adını vermişti. Arkadaşları Duru ile Bora’nın da bu pencereyi görmesini istiyordu. Yolu biliyordu. Önce büyük çınara gidecek, sonra benekli taşın yanından geçeceklerdi. Dut ağacı, bahçenin geniş yürüyüş yolunun son kıvrımındaydı. Suna teyzesi de onlarla birlikte yürüyecekti.
Duru, kolunun altında bir resim defteriyle geldi. Bora ise iki kurşun kalem getirmişti. Birinin ucu ötekinden daha kısaydı.
“Bununla küçük şeyler çiziyorum,” dedi kısa kalemi göstererek. “Karınca kadar şeyler.”
Duru güldü. Minik Kaşif de güldü. Tahta ayağı çantasına koymak üzereyken yeniden çıkarıp elinde tuttu. Yol gösterenin işareti görünür bir yerde taşıması hoşuna gitmişti.
“Herkes hazır mı?” diye sordu Suna teyzesi.
Duru defterini kapattı. Bora kalemleri cebine yerleştirdi. İkisi de Minik Kaşif’e döndü. Minik Kaşif söyleyeceği cümleyi aklında aradı. Evdeyken ne kadar kolaydı: Önce çınara gidiyoruz. Şimdi ise çınar, taş ve dut ağacı sanki aynı cümlenin içine doluşmuştu.
“Önce… şey… şu ağacın…” dedi.
Parmağını kaldırdı ama bahçede pek çok ağaç vardı. Sözü yarım kaldı. Tahta ayağın kenarını başparmağıyla yokladı. Karnında küçük bir kıpırtı vardı. Arkadaşlarına göstermek istediği yeri biliyor, fakat nasıl başlayacağını bulamıyordu.
Bora, bankın üstündeki kalem kutusunu fark etti.
“Bunlar da gelecek mi?” diye sordu.
“Evet,” dedi Suna teyzesi. “İstersen onları çantaya yerleştirebilirsin.”
Duru da defterinin arasına bir ayraç koymaya başladı. Kimse Minik Kaşif’i acele ettirmedi. O, teyzesinin yanına yaklaştı. Söylemek istediğini yalnız onun duyacağı kadar alçak bir sesle söyledi.
“Yolu biliyorum. Ama herkes bana bakınca sözlerim karıştı.”
Suna teyzesi elindeki çantayı banka bıraktı.
“İstersen önce bana gösterebilirsin,” dedi. “Ya da işaret ederek başlayabilirsin.”
Minik Kaşif çınara baktı. Kocaman yaprakları, diğer ağaçların yaprakları arasından seçiliyordu. Bütün yolu bir kerede anlatması gerekmiyordu. Önce yalnızca o ağacı gösterebilirdi. Sonraki işareti de oraya varınca söyleyebilirdi.
“Anlatırken yanımda durur musun?” diye sordu.
“Dururum.”
“Önce çınara kadar söyleyeceğim. Bir de konuşurken yürümek istemiyorum. Önce söyleyeyim, sonra yürüyelim.”
Suna teyzesi başını salladı. Minik Kaşif, tahta ayağı bu kez kenarından sıkmak yerine avucuna düz olarak yerleştirdi. Bir soluk aldı. İçinden söyleyeceği cümleyi geçirdi. Sonra Duru ile Bora’nın yanına döndü.
“İlk durağımız şu büyük çınar,” dedi. Sesi çok yüksek değildi ama ikisi de duydu. “Yaprakları açık bir ele benziyor. Önce onun yanına gideceğiz.”
Bora elini açıp ağacın yapraklarına baktı.
“Benim elimden büyük,” dedi.
“Benimkinden de,” diye karşılık verdi Duru.
Minik Kaşif’in ağzının kenarı kıvrıldı. İlk cümle artık söylenmişti. Tahta işareti önüne doğru uzattı ve geniş yolda yürümeye başladı. Suna teyzesi hemen yanındaydı. Duru ile Bora da arkalarından geliyordu.
Bahçe, banktan bakıldığında sessiz görünüyordu. Yürümeye başlayınca içindeki küçük sesler duyuldu. Bir yaprak yolun üstünde sürüklendi. Çalıların arasından bir serçe çıktı, çitin üstüne kondu. Bora’nın çantasındaki kalemler birbirine hafifçe vurdu. Minik Kaşif bunların arasından derenin şırıltısını da seçebiliyordu.
Çınarın altına geldiklerinde yerde kocaman bir yaprak buldular. Duru yaprağın yanına kendi elini koydu. Parmaklarının çevresinde hâlâ yaprağın yeşil uçları görünüyordu.
“Bu ağacın eldivenini kim örebilir acaba?” dedi.
“Bir sürü yün gerekir,” dedi Bora.
Minik Kaşif yere çömelip yaprağın sapını gösterdi. “Üstelik parmakları hep açık kalıyor.” Üçü birden ellerini açtı. Suna teyzesi de onlara katılınca, çınarın altında dört ayrı büyüklükte el belirdi.
Bir süre yaprağa baktılar. Sonra Minik Kaşif ayağa kalktı. Bu kez söyleyeceği cümleyi aceleyle aramadı. Önce yolun kıvrımına baktı. Benekli taş oradaydı; toprağın kenarında duran, üstü açık renk noktalarla kaplı yassı bir taş.
“Şimdi şu benekli taşa gidiyoruz,” dedi. “Yolun kıvrıldığı yerde.”
Duru defterini açtı. Sayfanın bir köşesine küçük bir el çizdi. Yanına da birkaç nokta koydu.
“Yolumuzu çiziyorum,” dedi. “El gibi yaprak, sonra benekli taş.”
“Taşın benekleri biraz daha fazla,” dedi Bora.
Duru iki nokta daha ekledi. Ardından defteri Minik Kaşif’e uzattı. Minik Kaşif, çınarla taşın arasına kıvrımlı bir çizgi çekti. Yürüdükleri yol kâğıdın üstünde de belirmişti. Tahta ayağı çizginin başına koyunca, işaret sanki bu küçücük yolda yürümeye hazırlanmış gibi göründü.
“Bunu taşın yanına gelince ilerletelim,” dedi Bora.
Minik Kaşif işareti yeniden eline aldı. Duru defteri açık tutarak yürümek yerine kapattı; taşa varınca tekrar açacaktı. Suna teyzesiyle birlikte yolun kıvrımını izlediler. Yerdeki kuru yapraklar, ayakkabılarının altında hafifçe hışırdadı.
Benekli taşın yanında durduklarında Bora eğilip taşın üzerindeki açık renkli izleri inceledi. Dokunmadan, parmağıyla havada üç tanesini saydı. Duru defterine birkaç küçük benek daha ekledi. Sonra Minik Kaşif tahta ayağı kâğıdın üstünde ilerletti.
Önlerinde artık dut ağacı görünüyordu. Dalları genişçe yayılmıştı. Yolun yanında, gölgenin içine yerleştirilmiş küçük bir masa vardı. Minik Kaşif dün teyzesiyle orada oturmuş, başını kaldırınca Yaprak Penceresi’ni görmüştü. Şimdi arkadaşları da onu görecekti.
“Son durağımız o dut ağacı,” dedi. “Ama pencereyi görmek için benim durduğum yerden bakmanız gerekiyor.”
Bora ağaca bakıp dalların arasında bir cam aradı.
“Gerçek pencere mi?” diye sordu.
“Camı yok,” dedi Minik Kaşif. “Çerçevesi de yapraklardan.”
Dutun yanına geldiklerinde Minik Kaşif yolun geniş kısmında durdu. Duru ile Bora’yı yanına çağırdı. Suna teyzesi de arkalarında durdu. Minik Kaşif tahta ayağı göğsüne yakın tuttu, öteki eliyle dalların arasındaki yuvarlak açıklığı gösterdi.
“İşte burada.”
Duru başını biraz yana eğdi. Bora da onun yanına geçti. İki dalın arasından Mavi Dere görünüyordu. Yeşil yapraklar suyun çevresinde bir çerçeve oluşturmuştu. Dere ilerledikçe ışıklar da ilerliyor, pencerenin içindeki görüntü durmadan değişiyordu.
“Resmi kıpırdıyor!” dedi Duru.
Tam o sırada bir yaprak esintiyle sallandı. Mavi görüntünün bir köşesini örttü, sonra yeniden açtı. Bora bir elini gözlerinin üstüne siper etti.
“Perdesi de varmış,” dedi.
Minik Kaşif güldü. Göstermek istediği yer artık yalnız onun bildiği bir yer değildi. Duru yaprak çerçeveyi, Bora sallanan perdeyi görmüştü. Suna teyzesi ise aşağıdan gelen su sesini dinliyordu. Hepsi aynı pencerenin önünde durmuştu ama her biri başka bir şey fark etmişti.
Sonra küçük masaya oturdular. Duru defterini ortalarına açtı. Çınarın eliyle benekli taşın yanına yuvarlak bir pencere çizdi. Bora, getirdiği kısa kalemle pencerenin içine dalgalı çizgiler ekledi. Minik Kaşif de pencerenin çevresine yapraklar yaptı.
Suna teyzesi çantasından mavi ve yeşil kalemleri çıkardı. “Bunları da getirmişiz,” dedi. Bora kalem kutusunu masanın ortasına yerleştirdi. Duru suyu boyarken Minik Kaşif tahta ayağı ters çevirdi. Boş arka yüz, artık ne çizeceğini biliyormuş gibi önünde duruyordu.
Önce iki eğri dal çizdi. Aralarına küçücük mavi bir çizgi koydu. Yaprakları tek tek sığdıramayınca birkaç yeşil noktayla gösterdi. Tahta ayağı biraz uzakta tutup baktı. Resim, penceresinin aynısı değildi ama ona bakınca nerede durduklarını hemen hatırlıyordu.
“Biraz da şuraya mavi koyabilir miyim?” diye sordu Bora.
Minik Kaşif kalemi ona uzattı. Bora suyun yanına minicik bir nokta ekledi.
“Bu da parlayan yer.”
Duru, dalın ucuna tek bir yeşil yaprak çizdi. “Bu da perde.”
Minik Kaşif tahta işareti iki yüzüne de bakarak çevirdi. Önünde Cesaretin Küçük Adımı yazıyordu. Arkasında ise üçünün birlikte yaptığı Yaprak Penceresi vardı. Kenarındaki mavi boya, resimdeki suyla aynı renkti. İşareti defterin yanına, herkesin görebileceği bir yere koydu.
Suna teyzesi çantasından elma dilimleriyle küçük ekmekler çıkardı. Masada çizimlere yer açıp birlikte yediler. Bora, çınar eldiveninin başparmağının neresi olacağını düşünüyordu. Duru ise defterindeki kıvrımlı yolun, uzun bir makarnaya benzediğini söyledi. Minik Kaşif gülerken elma dilimini düşürmemek için tabağına bıraktı.
Toparlanacakları zaman Duru defterini son kez açtı. Tahta ayağı pencere çiziminin yanına koydu. “Dönüşte de bunu yürütelim mi?” diye sordu. Minik Kaşif işareti alıp yol çizgisinin üstünde benekli taşa doğru çevirdi. Sonra defteri kapatmaları için elini çekti.
“Önce taşın yanına gideceğiz,” dedi. “Orada durunca çınarı gösteririm.”
Suna teyzesi çantasını omzuna aldı ve onun yanına geldi. Duru ile Bora kalemleri yerleştirdi. Minik Kaşif tahta ayağı cebine koymadan önce arkasındaki küçük resme bir daha baktı. Mavi noktanın yanındaki yeşil yaprak, sanki hâlâ hafifçe sallanıyordu.
Hep birlikte geniş yola çıktılar. Benekli taşa vardıklarında durup çınara baktılar; sonra yeniden yürüdüler. Bankın yanında çınar yaprağı hâlâ duruyordu. Duru ona el salladı. Minik Kaşif de elini açıp salladı. Arkalarında Mavi Dere şırıldıyor, ayak sesleri yaprakların hışırtısına karışıyordu.