Masal Odası
Macera Masalları

Robot Piko ve Dostluk Feneri: Gizli Koruluk

Robot Piko yaprak keşfine çıkmak, Ece ise sakin bir yerde resim yapmak ister. Dostluk Feneri’ni yanlarına alan iki arkadaş, Gizli Koruluk’ta hem keşfe hem resme yer açan bir plan kurar.

5-8 yaş 11 dakika Tarayıcı seslendirmesi

Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.

Masalı okumaya geç

Robot Piko ve Dostluk Feneri: Gizli Koruluk
Tarayıcı seslendirmesi Robot Piko ve Dostluk Feneri: Gizli Koruluk
0:00 —
Yeni hız sonraki seslendirme bölümünde uygulanır.
Okuma görünümü

Robot Piko, Gizli Koruluk’un girişindeki düz taşın üzerine küçük bir fener koydu. Sarı ışık, Ece’nin açık defterine yuvarlak bir leke düşürdü. Ece kalemini bu lekenin çevresinde gezdirince sayfada kocaman bir güneş belirdi. Piko, ışığın içinden doğan kâğıt güneşe bakıp gülümsedi.

Koruluk, Ece’lerin bahçesinin arkasında, fındık dallarının birbirine uzandığı yerdeydi. Girişini yapraklar örttüğü için ona Gizli Koruluk derlerdi. İçeride ağaçların arasından dolanan düz bir patika, geniş bir kütük masa ve çimenli bir açıklık vardı. Ece’nin annesi, girişteki bankta kitabını açarken onlara el salladı.

Piko fenerin kulpunu dikkatle kaldırdı. Feneri birlikte yaptıkları için adını Dostluk Feneri koymuşlardı. Piko lambayı yerleştirmiş, Ece de yuvarlak gövdesini yaprak desenleriyle boyamıştı. İçinde alev değil, küçük bir lamba vardı. Açık mavi robotun avucunda duran fener, ışıldayan bir armuda benziyordu.

“Bugün onunla yaprak keşfine çıkabiliriz,” dedi Piko. “Patikanın sonundaki eğreltileri görmek istiyorum. Belki her yaprağın gölgesi başka bir şeye benzer.”

Ece, defterindeki güneşin altına ince bir çizgi çekti.

“Ben de şu kütük masada resim yapmak istiyorum. Fındık ağacını çizeceğim. Yaprakların arasındaki boşluklar küçük pencerelere benziyor.”

Piko çoktan ayaklarını patikaya çevirmişti. Ece ise kalemlerini defterinin yanında tutuyordu. Robot bir adım attı, sonra arkadaşının yanında olmadığını fark etti. Dönüp bakınca Ece’nin defterini kapatmadığını gördü.

“Resmi sonra yapsak?” diye sordu. “Önce bütün patikayı dolaşırız.”

Ece kalemini durdurdu.

“Ben şimdi çizmek istiyorum. Yürürken ağaca dikkatle bakamıyorum.”

Piko’nun eli fenerin kulpunda kaldı. Ona göre güzel bir keşif, yürümekle başlardı. Ece’ye göre güzel bir resim için rahatça oturmak gerekiyordu. Piko patikaya baktı. Ece de boş duran kütük masaya.

Robot geri dönüp feneri taşın üzerine bıraktı. İçindeki küçük motor yumuşak bir sesle mırıldandı ama ayakları kıpırdamadı. Ece’nin yüzündeki gülümseme de biraz küçülmüştü. Kalem kutusundan mavi bir kalem çıkarıp Piko için ayırdı. Sonra onun yanındaki düz taşa oturdu.

“Senin en çok görmek istediğin ne?” diye sordu.

“Hiç fark etmediğimiz bir şey,” dedi Piko. “Yeni bir yaprak şekli olabilir. Fenerin ışığında nasıl görüneceğini de merak ediyorum.”

“Yani yalnızca yürümek değil, bir şey keşfetmek istiyorsun.”

Piko’nun başındaki kısa anten hafifçe sallandı.

“Evet, tam öyle.”

Bu kez Piko deftere baktı.

“Senin için de masada oturmak mı önemli?”

“Bir yerde rahatça durup resmimi bitirmek,” dedi Ece. “Hemen toparlanmam gerekmesin. Bir de sen yanımda ol. Sana çizdiğim pencereleri göstermek istiyorum.”

Piko, kendisi için ayrılan mavi kalemi gördü. Alıp defterin kenarına, öteki kalemlerin yanına koydu.

Bir süre önlerindeki koruluğu seyrettiler. Yakındaki yaşlı fındık ağacının geniş dalları, kütük masanın üzerine gölge düşürüyordu. Ağacın dibinde kuru yapraklar vardı. Piko onları daha önce yalnızca bir yaprak yığını olarak görmüştü. Şimdi birinin yuvarlak, ötekinin sivri uçlu olduğunu fark etti.

“Keşif yapmak için patikanın sonuna gitmemiz şart mı?” diye sordu Ece. “Şu ağacın yanında başlayabilir miyiz?”

Piko yapraklara baktı, sonra fenerin küçük kapağını açıp kapadı.

“Olabilir. Masaya kadar birlikte gideriz. Sen çizerken ben de hemen yanımızdaki yapraklara bakarım.”

“Bana bulduklarını gösterebilirsin,” dedi Ece. “Ama resmi acele bitirmem gerekmeyecek, değil mi?”

“Gerekmeyecek. Feneri masaya koyarız. İkimiz de kullanabiliriz.”

Ece defterini kapatıp ayağa kalktı. Piko bir eliyle feneri, ötekiyle kalem kutusunu taşıdı. Ece, annesine hangi masada olacaklarını söyledi. Sonra kuru ve düz patikadan fındık ağacına yürüdüler. Piko bu kez öne geçmedi. Ece de yürürken ona dal aralarındaki küçük gökyüzü parçalarını gösterdi.

Masaya vardıklarında Ece çantasındaki örtüyü kütüğün üzerine serdi. Minderini alçak oturağa koydu. Piko feneri masanın ortasına yerleştirdi; tabanının düz durduğunu kontrol etti. Ece defterini açtı, güneşin altındaki çizgiyi kalınlaştırdı. Bu çizgi şimdi ağacın gövdesi olacaktı. Piko da masanın hemen dibindeki kuru yaprakların yanına çömeldi.

Bir yaprağın kenarı yuvarlak dalgalar gibiydi. Başka bir yaprak daracık ve uzundu. Piko ikisini de yere düşmüş olanların arasından seçti. Dallarda sallanan taze yapraklara dokunmadı. Avuçlarını açıp bulduklarını Ece’ye gösterdi.

“Bu küçük bir kayığa benziyor,” dedi.

Ece başını kaldırdı.

“Öteki de üst üste dizilmiş bulutlara. İstersen onları resmimin yanına koyabiliriz.”

Piko yaprakları usulca bıraktı. Sonra fenerin yan kapağını açıp ışığı deftere yöneltti. Ağacın gölgesindeki beyaz kâğıt aydınlandı. Dar yaprağı lambanın önünde tuttuğunda sayfanın boş bölümünde uzun bir gölge belirdi. Yaprağı lambaya yaklaştırınca gölge büyüdü. Ece’nin kalemi havada kaldı.

“Biraz önce kayıktı,” dedi. “Şimdi yelken olmuş!”

Piko yaprağı çevirdi. Yelken bu kez ince bir kuşa benzedi.

Ece güldü ama çizdiği ağaca dönmek de istiyordu.

“Yaprağı şurada tutabilir misin? Gölgesi dalların arasına gelsin.”

Piko elini onun gösterdiği yere taşıdı.

“Böyle mi?”

“Evet. Biraz da aşağı.”

Piko bekledi. Ece gölgenin kıvrımını çizdi, sonra yaprağın gerçek biçimine baktı. Ağacının bir dalı artık kuş kanadı gibi uzanıyordu.

Piko gölgenin ucunu parmağıyla işaret etmek istedi. Durup elini çekti; parmağının gölgesi de resme karışmıştı.

Ece kıkırdadı.

“Bak, ağacın yanında bir tepe çıktı.”

Piko parmağını yavaşça oynattı. Tepe uzadı, kısaldı, sonra sayfanın dışına yürüdü. Ece, tepenin az önce durduğu yere küçük bir çalı ekledi.

Piko kendi yuvarlak parmağına baktı. Sonra onu fenerin önünde yeniden çevirdi. Parmağının gölgesi bu kez bir mantara benzemişti. Robotun gülümsemesi büyüdü. Patikanın sonundaki eğreltilere gitmemişlerdi ama daha şimdiden bir kayık, bir kuş ve yürüyen bir tepe bulmuştu.

“Ben bir yaprak daha bulabilir miyim?” diye sordu Ece.

Kalemini defterinin arasına koyup masanın öte yanına geçti. Ortasında küçücük bir delik bulunan kuru bir yaprak seçti. Deliğin kenarı düzgün değildi; sanki biri yaprağa minicik bir pencere açmıştı. Ece yaprağı avucunda çevirip Piko’ya uzattı.

“Senin ağacındaki pencereler gibi,” dedi Piko.

“Bunu da deneyelim.”

Bu kez Ece yaprağı tuttu, Piko fenerin yönünü ayarladı. Kâğıtta geniş bir gölge oluştu. Gölgenin tam ortasından küçük bir ışık parçası geçti. Ece onu çizdiği ağacın dalları arasındaki boşluğa getirdi.

“İşte benim pencerem!”

Piko ışığı biraz oynattı. Küçük pencere de dalın üzerinde gezindi.

“Orada kalsın,” dedi Ece. “Kenarını çizmek istiyorum.”

Piko fenerin tabanını masaya iyice oturttu. Ece bir an yaprağı tutan eline, sonra kalemine baktı. Piko elini uzattı.

“Yaprağı ben tutayım.”

Ece, parmaklarını onunkilerin yanından yavaşça çekti. Işıklı pencere yerinde kaldı. Kalem acele etmeden kâğıda değdi. Gölgenin içindeki küçük aydınlık, resmin en açık yeri oldu.

Ece şekli tamamlayınca Piko yaprağı masaya bıraktı. Bir süre yalnızca kalemin hışırtısı duyuldu. Üst dallarda bir yaprak döndü; altındaki gölge masanın kenarında sallandı. Piko yerdeki yaprakla ağacın üzerindekini karşılaştırdı. Birinin rengi bal gibiydi, öteki hâlâ yeşildi. Bunu Ece’ye söyleyince arkadaşı sarı ve yeşil kalemleri çıkardı.

“Resmimde ikisi de olsun,” dedi.

Kâğıttaki yaprak şeklinin çevresine sarı bir çizgi, ağacın dallarına yeşil benekler ekledi. Sonra defteri biraz yana kaydırıp Piko’ya yer açtı.

“Keşfini sen de çizer misin?”

Piko mavi kalemi parmaklarının arasına yerleştirdi. Sayfanın boş alt bölümüne bir yaprak çizdi. Yaprağın yanına, kendisinden çok daha büyük olan gölgesini ekledi.

Sonra girişteki taşı, kıvrılan patikayı ve kütük masayı çizdi. Masanın çevresine bir sürü nokta koydu.

“Bunlar ne?” diye sordu Ece.

“Bulduklarımız,” dedi Piko. “Kayık yaprak, bulut yaprak, küçük pencere… Bir de parmağımdan çıkan tepe.”

Ece her noktanın yanına minicik bir şekil çizdi. Piko’nun yaptığı haritada masanın çevresi gittikçe kalabalıklaştı.

Resim bitince Ece sayfayı iki eliyle kaldırdı. Ortada kocaman bir fındık ağacı vardı. Dallarından biri kuş kanadı gibiydi; bir başkasının arasında ışıklı bir pencere duruyordu. Altındaki küçük masada ise biri açık mavi, biri kırmızı kazaklı iki arkadaş oturuyordu. Ece onları en sona eklemişti. Piko, resimde kendi elindeki feneri görünce biraz daha yaklaştı.

“Ben de buradayım,” dedi.

“Tabii,” dedi Ece. “Feneri kim tutacaktı?”

Piko resmin kenarına küçük bir yaprak daha çizdi. Bu yaprağın yarısı sarı, yarısı yeşildi. Ece de en başta çizdiği güneşe birkaç ışın ekledi.

Toparlanırken Piko fenerin kapağını kapattı. Ece kalemleri kutusuna yerleştirdi. Baktıkları yaprakları yeniden ağacın dibine bıraktılar. Örtüyü silkeleyip çantaya koydular. Piko masanın çevresine son kez baktı. Mavi kalem örtünün kıvrımına saklanmıştı. Onu da alıp kutusuna yerleştirdi, sonra feneri kulpundan tuttu.

Girişteki banka döndüklerinde Ece’nin annesi kitabını kapatıp yanına yer açtı. Ece defteri açtı, Piko feneri bankın üzerine koydu.

“Korulukta neler buldunuz?” diye sordu annesi.

İkisi de aynı anda konuşmaya başlayınca gülüştüler. Piko elini resimden çekip Ece’ye döndü.

“Önce sen anlat.”

Ece küçük pencereyi gösterdi. Ardından defteri Piko’ya doğru çevirdi.

“Kayık yaprağı da sen göster.”

Piko haritadaki noktayı buldu. Kayığın nasıl yelkene dönüştüğünü anlatırken bir elini havada usulca çevirdi. Ece de kuş kanadına benzeyen dalı işaret etti.

Sonra Piko fenerin kapağını biraz araladı. Sayfadaki iki küçük arkadaşın arasına yumuşak bir ışık düştü. Ece defteri ikisinin de görebileceği gibi tuttu. Piko’nun kolu onun koluna hafifçe değiyordu. Bir süre, birlikte çizdikleri kocaman ağaca ve altındaki küçük masaya baktılar.