Minik Fil ve Merak Defterinin İlk Sayfası
Minik Fil, Mavi Dere'deki bir taşın üzerinde beliren küçük beneği anlamaya çalışır. Merak Defteri'nin ilk sayfası sorularla, çizimlerle ve dikkatli bir gözlemin izleriyle dolmaya başlar.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Minik Fil, Mavi Dere'nin yanındaki geniş patikada yürürken taş oturağın önünde durdu. Gölgelik kumaşın yere düşen gölgesinin içinde, açık renkli küçük bir benek parlıyordu. Dün aynı yerde oturup elma yerken taşta böyle bir benek görmemişti. Hortumuyla taşı işaret etti. Benek, tam kıvrık bir fasulye tanesine benziyordu.
Oturağın bulunduğu düzlük sudan uzakta ve kupkuruydu. Mavi Dere'nin şırıltısı oraya ince bir ezgi gibi ulaşıyordu. Minik Fil sırt çantasından defterini çıkarıp oturağa bıraktı, sonra yeniden beneğe baktı. Tanıdığı bir resme, o bakmazken küçücük bir ayrıntı eklenmiş gibiydi.
Defterini bir önceki akşam hazırlamıştı. Kapak için mavi bir karton seçmiş, sayfaların arasından pamuklu ip geçirerek hepsini birbirine bağlamıştı. Kapağa da kendi harfleriyle “Merak Defteri” yazmıştı. İlk sayfaya, cevabını kendi bulduğu bir soruyu geçirmek istiyordu. Ne var ki sayfa hâlâ boştu. Defterde ilk yer alacak sorunun biraz özel olması gerektiğini düşünüyordu.
Belki de bu benek yeterince özeldi. Defteri açtı. En üste, “Dün görmediğim bu benek bugün neden burada?” diye yazdı. Cevap için ayırdığı yere uzun uzun baktı. Aklına gelen ilk düşünce, birinin taşa açık renkli boya damlatmış olmasıydı. Fakat ortalıkta ne bir fırça vardı ne de başka bir damla.
Tam o sırada Kaplumbağa Saye, sırtında çizgili bir minderle patikadan geldi. Minderi oturağa yerleştirdi, oturmadan önce de Minik Fil'in açık defterine baktı. “Yeni bir resim mi yapıyorsun?” diye sordu. Minik Fil taşı gösterdi. “Önce bunun ne olduğunu anlamak istiyorum. Bugün burada taş boyayan birini gördün mü?”
“Görmedim,” dedi Saye. “Ben de şimdi geldim. Belki orada açık renkli bir çakıl vardır.” Minik Fil çömelip taşın yüzeyine yandan baktı. Benek, üstüne konmuş bir çakıl gibi kabarık görünmüyordu. Hortumuyla dokunmak üzere uzandı, sonra durdu. Çizimini yapmadan şekli değişsin istemiyordu. Önce kenarlarını dikkatle gözleriyle izledi.
Boya da olabilirdi, incecik bir yaprak da. İki düşünceyi aynı anda aklında tutmak, Minik Fil'e iki ayrı yola bakmak gibi geldi. Hangisine adım atacağını bilemedi. Kaleminin ucu sayfanın üstünde bekledi. “Ben bu deftere yalnızca bulduğum cevapları yazacaktım,” dedi. “Daha ilk soruda durakaldım.”
Saye minderine yerleşirken başını yana eğdi. “Ben önce beneği yuvarlak sanmıştım. Şimdi kıvrık görünüyor. Şeklini çizersen sonra karşılaştırabiliriz.” Minik Fil sayfanın ortasına küçük bir benek çizdi. Yanına taşın üzerindeki ince beyaz çizgiyi de ekledi. Çizgi, çizimde beneğin yerini bulmasını kolaylaştırıyordu. Sonra sorunun altına küçücük harflerle, “Önce boya olabileceğini düşündüm,” yazdı.
Defter artık bomboş değildi ama Minik Fil henüz rahatlamamıştı. Bir cevap bulmayı beklerken iki ihtimale ulaşmıştı. Saye çantasından yarım kalmış bir dikiş çıkardı. Minderinin sökülen kenarını onarıyordu. Minik Fil de oturağın yanına yerleşti. İkisi konuşmadan durunca derenin sesi, kuşların kanat hışırtısına karıştı.
Bir süre sonra Minik Fil çizimine baktı, ardından taşı inceledi. Benek sanki biraz uzamıştı. Üstelik ince beyaz çizgiye eskisinden daha yakındı. Acaba ilk çizimini yanlış mı yapmıştı? Defteri oturağın düz kenarına dayadı. Bu kez beneğin yerini taşın köşesine göre de işaretledi. Çizimin güzel görünmesine çalışmıyordu artık; baktığı şeyi sonradan tanımak istiyordu.
“Saye, sence de biraz kaymış mı?” diye sordu. Saye dikişini bıraktı, önce taşa, sonra sayfaya baktı. “Öyle görünüyor. Ama arada bakmadığım için ne zaman değiştiğini söyleyemem.” Minik Fil başını salladı. Taşın yanından hiç ayrılmayan kendisi bile tam anı yakalayamamıştı. Bir sonraki değişikliği görebilmek için bir süre sessizce bekledi.
O sırada bir bulut geçti. Patikanın aydınlığı yumuşadı; oturağın altındaki koyu gölge bile soluklaştı. Minik Fil'in dikkatle izlediği benek de silikleşti, ardından seçilmez oldu. Kalemini sayfanın üstünde unuttu. “Gitti,” dedi fısıltıyla. Saye taşın yerinden kıpırdamadığını gösterdi. İkisinin de gözü aynı noktadaydı.
Bulut uzaklaşınca benek geri geldi. Minik Fil öne eğildi. Taşın üstüne hiçbir şey düşmemiş, kimse oraya dokunmamıştı. Açık renkli şekil yine oradaydı. Bu kez aklındaki boya düşüncesi ona eskisi kadar sağlam gelmedi. Başını kaldırıp çevredeki gölgelere baktı; oturağın ayaklarının gölgeleri de yeniden belirginleşmişti.
“Belki de taşın üstündeki bir şey değildir,” dedi. “Işık olabilir mi?” Defterini kapatıp ışığın geldiğini düşündüğü yöne tuttu. Defterin gölgesi beneğin üstünden geçince benek görünmez oldu. Defteri yana çektiğinde yeniden belirdi. Minik Fil aynı hareketi yavaşça bir daha yaptı. Sonra açık sayfasındaki çizime küçük bir güneş ekledi.
Ama bu, sorusunun yalnızca bir bölümünü açıklıyordu. Işık dün de vardı. Öyleyse benek neden yeniydi? Minik Fil bakışlarını gölgeliğin alt tarafında gezdirdi. Gölgelik, üst üste gelen iki geniş kumaştan yapılmıştı. Kenarlarında mavi şeritler, köşelerinde kalın ipler vardı. Hepsi ona her zamanki gibi görünüyordu.
Dereden gelen hafif esinti, kumaşın sarkan ucunu kıpırdattı. Minik Fil tam o sırada taşta bir değişiklik gördü. Benek kısalıp yeniden uzadı. Gözünü kumaşa, sonra taşa çevirdi. Kumaş durulunca benek de duruldu. Bir sonraki esintide ikisi yine birlikte kımıldadı. Minik Fil'in kulağına artık derenin sesi kadar kumaşın yumuşak hışırtısı da geliyordu.
“Şu iki parça arasında küçük bir aralık var,” dedi. Saye baktığı yeri bulabilmek için oturaktan yana kaydı. Kumaşların birleştiği yerde, ancak dikkatle bakınca görünen daracık bir açıklık vardı. Kenarlar rüzgârla birbirinden uzaklaşıyor, sonra yeniden yaklaşıyordu. Minik Fil defterindeki kıvrık şekle baktı. Taştaki benek, o aralık değiştikçe başka bir biçim alıyor olabilirdi.
O sırada gölgeliği diken Kirpi Neri, küçük bir sepet taşıyarak patikada göründü. Oturağa uğramak için yavaşladı. Minik Fil onu görünce hortumunu kaldırdı ama cevabı hemen sormadı. Önce taşın üstündeki beneği ve defterindeki iki çizimi gösterdi. Ardından kumaşların arasındaki açıklığı işaret etti. “Bir şey denemek istiyorum. Örtünün şu alçak ucunu biraz yana alabilir miyim?”
Neri sepetini oturağa bıraktı. “Elbette. Kenarı serbest, hafifçe tutman yeterli.” Minik Fil, patikada durarak hortumunu uzattı. Kumaşın ucunu iki parça üst üste gelecek kadar kaydırdı. Açıklık kapanınca benek kayboldu. Ucu eski yerine bırakınca taşta yeniden o kıvrık, aydınlık şekil belirdi. Saye bu kez hem kumaşı hem taşı izlemişti.
“Şimdi nasıl değiştiğini gördüm,” dedi Saye. Minik Fil de gördüğünden emin olmak için hareketi bir kez daha, yavaşça tekrarladı. Beklediği şey oldu. Sonra kumaşı bıraktı, defterini açtı. Bulduğu cevabı hemen uzun bir cümleye çeviremedi. Gülümseyerek önce aralarında boşluk bulunan iki kumaş çizdi. Çizimin altına da küçük beneği yerleştirdi.
Neri, örtünün köşesine bakınca başını salladı. “Dün akşam şu kenarı temizlemek için çözmüştüm. Sabah yeniden bağlarken iki parçayı tam üst üste getirmemişim. Demek arada böyle bir pencere kalmış.” Minik Fil yeniden taşa baktı. Dün gölgenin kesilmediği yerde bugün ışığa yol açılmıştı. Değişen taş değildi; taşın üstündeki örtünün duruşuydu.
Neri, örtünün ipini düzeltmeden önce sordu: “Çizimini bitirdin mi?” Minik Fil beneğin son kıvrımını da sayfaya geçirdi. Ardından başıyla işaret verdi. Kumaşların kenarlarını hortumuyla birleştirip tuttu; Neri de alçak direğin yanındaki ipi yeniden bağladı. Taşın üzerindeki gölge yeniden bütün oldu. Açık renkli benek artık görünmüyordu. Minik Fil buna baktığında içi rahatladı. Küçücük şey kaybolmuştu ama artık onun nasıl ortaya çıktığını biliyordu.
Defterini minderin boş tarafına koyup yazmaya başladı. İlk sorusunu silmedi. Boya olabileceğini düşündüğü cümlenin üstünü de karalamadı. Biraz aşağıya, “Bulut geçerken benek kayboldu. Kumaş kıpırdayınca şekli değişti. İki kenarı birleştirince benek yine kayboldu,” yazdı. Son cümleye gelince kalemini kaldırdı, örtüye son bir kez baktı. “Işık, kumaşların arasında kalan aralıktan taşa düşüyormuş.”
Saye sayfanın kenarına eğildi. “Boya sandığın kısmı da bırakmışsın.” Minik Fil hafifçe güldü. “Bıraktım. Yoksa ilk başta neden fırça aradığımı unutabilirim.” Sayfada bir benek, biraz eğri çizilmiş bir gölgelik ve kolayca okuyabildikleri kısa cümleler vardı. Harflerden birinin kuyruğu taşın çizgisine karışmıştı. Bu, Minik Fil'i rahatsız etmedi.
Neri sepetinden küçük armutlar çıkardı. Birini Saye'nin yanına, birini Minik Fil'in defterinden uzağa koydu; sayfaya meyve suyu damlamasını istemiyordu. Sonra üçü oturakta yan yana oturdular. Saye minderini biraz ortaya çekti. Minik Fil defterini hemen yanına açık bıraktı. Neri, sayfadaki küçük pencere çizimini görünce gülümsedi.
“Örtüyü dikerken böyle bir resme dönüşeceğini düşünmemiştim,” dedi. Minik Fil de çizime baktı. Gölgelik gerçekte olduğundan yamuk, taş ise biraz küçük olmuştu. Yine de sabah gördüğü şeyi hatırlatıyordu. Çizginin yanındaki küçücük benek, daha önce hiç dikkat etmediği bir yerin bütün bir sayfayı doldurmasına yetmişti.
Minik Fil sayfanın alt köşesine, soruyu fark ettiği ilk anı da çizdi: Taşın önünde durmuş, bir ayağını havada unutmuş küçücük bir fil. Bu defa çizdiği kendisiydi. Saye resimdeki havada duran ayağı görünce güldü. “Gerçekten öyle durmuş muydun?” Minik Fil bir an düşündü. “Belki bu kadar değil,” dedi. “Burası biraz da resmin oyunu.”
Armutlarını bitirdiklerinde dere aynı sakin sesle akıyordu. Kumaşın kenarları artık birlikte dalgalanıyor, taşın üstünde yeni bir açıklık oluşmuyordu. Minik Fil defterin ipini düzeltti. Sabah o beyaz boşluğu doldurmak güç görünmüştü. Şimdi sayfanın kenarını hortumuyla düzeltirken çizdiklerine bir kez daha bakmak istiyordu.
Defteri kapatmadan önce sorusunu yeniden okudu. Altındaki çizimlere bakınca bulutu, kumaşın hışırtısını ve Saye'nin dikkatle eğilen başını da hatırladı. Sonra mavi kapağı usulca örttü. Taşta artık görünmeyen o küçük benek, Merak Defteri'nin ilk sayfasında hâlâ parlıyormuş gibi görünüyordu.