Mavi Keçi ve Anadolu Yıldızı: Renkli Fener Masalı | Türk Masalları
Mavi Keçi Suna, bayram akşamı yakılacak eski yıldız fenerinin renklerinin solduğunu fark eder. Suna ve sevdikleri, ellerindeki küçük parçaları paylaşarak feneri yeniden ışıldatır.
Bu bayram masalı, Anadolu’nun ortasındaki Gökçeova’da, güneşin kiremit damları ısıttığı yumuşak bir sabah başladı. Mavi Keçi Suna erkenden uyandı. Açık pencereden içeri taze çörek kokusu, uzaktan gelen neşeli selamlar ve avluda süpürülen taşların hafif sesi doluyordu.
Gökçeova’da bayram sabahları bütün kapılar özenle silinir, masalara temiz örtüler serilir ve misafirler için küçük tabaklar hazırlanırdı. Suna’nın yaşadığı evin avlusunda da tatlı bir telaş vardı. İnci Nine çörekleri yuvarlıyor, Suna ise minderlerin üzerindeki renkli kılıfları düzeltiyordu.
O gün Suna’nın çok özel bir görevi vardı. Akşam olmadan Anadolu Yıldızı adlı eski feneri hazırlayacaktı. Ceviz ağacından yapılmış fener, sekiz köşeli bir yıldız biçimindeydi. Her köşesinde başka renkte ince bir kâğıt bulunurdu. İçindeki küçük pilli ışık yanınca avluya kırmızı, sarı, yeşil ve mavi desenler düşerdi.
İnci Nine, feneri yıllar önce kendi elleriyle yapmıştı. Ona Anadolu Yıldızı adını vermesinin bir nedeni vardı. Fener her bayram avlunun ortasında parlıyor, yakından ve uzaktan gelen konukları aynı sofranın çevresinde buluşturuyordu.
Suna, dolabın alt rafındaki kumaş torbayı dikkatle çıkardı. Feneri iki eliyle tutup masaya koydu. Bağını çözerken kulakları heyecanla dikilmişti.
“Bu yıl onu ben hazırlayacağım,” diye mırıldandı. “Akşam olunca bütün renkler taşlara vuracak.”
Fakat torba açılınca Suna’nın gülümsemesi yavaşça kayboldu. Fenerin ahşap gövdesi sağlamdı ama renkli kâğıtları iyi durumda değildi. Sarı bölüm solmuş, yeşil bölüm buruşmuştu. Mavi kâğıdın ortasında da küçük bir yırtık vardı. Geçen kış torbanın içine biraz nem girmiş olmalıydı.
Suna, fenerin çevresinde bir kez döndü. Sonra bir kez daha döndü. Belki başka taraftan bakınca kâğıtlar daha iyi görünür diye ummuştu. Ama renkler yine solgun, mavi bölüm yine yırtıktı.
“Yetiştiremeyeceğim galiba,” dedi usulca.
İnci Nine ellerini kurulayıp yanına geldi. Feneri inceledi, sonra Suna’nın yanındaki mindere oturdu.
“Hayal ettiğinden farklı görünmesi seni üzdü,” dedi.
Suna başını salladı. “Bu akşam herkes Anadolu Yıldızı’nı bekleyecek. Onu güzel hazırlayacağıma söz vermiştim.”
İnci Nine, fenerin ahşap köşelerinden birine hafifçe dokundu. “Gövdesi sapasağlam. Renkleri için birlikte düşünebiliriz. Önce neye ihtiyacımız olduğunu bulalım.”
Bu sözler Suna’nın içindeki sıkışıklığı biraz azalttı. Derin bir nefes aldı. Feneri düzeltmek hâlâ mümkündü. Yalnızca sekiz köşeyi kaplayacak kadar ince ve renkli parçalar bulmalıydı.
Suna evdeki el işi kutusunu getirdi. Kutuda ipler, düğmeler, kurdeleler ve birkaç beyaz kâğıt vardı. Beyaz kâğıdı fenerin üzerine tuttu. Işık geçiyordu ama renk vermiyordu. Boyamayı düşündü. Sonra kalın boyanın ışığı kapatabileceğini fark etti.
Tam o sırada avlu kapısı tıklandı. Gelen, Suna’nın arkadaşı Umay’dı. Umay’ın elinde bayram şekeri için hazırladığı küçük keseler bulunuyordu. Keselerin ağızlarında ince, kırmızı kâğıtlardan yapılmış süsler vardı.
Umay masadaki feneri görünce yanına yaklaştı. “Anadolu Yıldızı neden böyle duruyor?” diye sordu.
Suna durumu anlattı. Feneri zamanında bitirememekten endişelendiğini saklamadı.
Umay, sepetinin dibine baktı. Keseleri süslerken artan kırmızı kâğıt parçalarını sabah çöpe atmamıştı. Hepsini düzgünce üst üste koymuştu.
“Bunlar bir köşeye yeter mi?” diye sordu.
Suna kırmızı parçaları ışığa tuttu. Kâğıtlar inceydi. Güneş, içlerinden nar suyu gibi parlak geçiyordu.
“Tam fenerlik!” dedi Suna. Yüzüne yeniden küçük bir gülümseme yerleşti.
İki arkadaş masaya oturdu. İnci Nine, fenerin eski kâğıtlarını çıkarmalarına yardım etti. Suna acele etmeden çalıştı. Önce her köşenin ölçüsünü aldı. Sonra kırmızı parçaları yan yana getirip kenarlarını birleştirdi. Tek parça kâğıt yerine minik parçalardan oluşan sıcak bir kırmızı bölüm ortaya çıktı.
Öğleye doğru eve bayram ziyaretçileri gelmeye başladı. Her gelen avludaki masanın çevresinde çalışan Suna ile Umay’ı gördü. Kimse yeni ve kusursuz kâğıtlar getirmedi. Bunun yerine evdeki hazırlıklardan artan temiz parçaları paylaştılar.
Birinin sepetinden güneş sarısı ince bir kâğıt çıktı. Bir başkası yeşil bir kurdele parçası getirdi. İnci Nine’nin dikiş kutusunda mor ve pembe tüller bulundu. Umay’ın keselerinden kalan kırmızılar da çoğaldı.
Avludaki uzun masanın üzeri yavaş yavaş renklendi. Suna her parçayı eline alıyor, ışığa tutuyor ve fenerin hangi köşesine yakışacağını düşünüyordu. Bazı parçalar tek başına çok küçüktü. Suna onları yan yana yerleştirdi. Bazıları aynı renkte değildi. Onları üst üste koyunca yeni tonlar oluştu.
Öğleden sonra fenerin yedi köşesi tamamlandı. Kırmızı köşe nar çiçeğine, sarı köşe sabah güneşine benziyordu. Yeşil köşede iki farklı kurdele yan yana duruyordu. Mor ve pembe parçalar ise ışıkta erik çiçekleri gibi görünüyordu.
Yalnızca mavi köşe boş kalmıştı.
Suna el işi kutusuna tekrar baktı. Mavi renkli tek şey, boynunda taşıdığı yumuşak kurdeleydi. Bu kurdeleyi ilk kez küçük bir bayram kesesini taşırken takmıştı. Suna onu çok seviyordu. Kurdeleyi çıkarıp masaya bıraktı, sonra yeniden boynuna bağladı.
Umay sessizce bekledi. İnci Nine de Suna’nın yerine karar vermedi.
Suna boş köşeye baktı. Fenerin bütünü rengârenkti. Mavi bölüm olmadan da yanabilirdi. Yine de Anadolu Yıldızı’nda gökyüzünü hatırlatan bir köşe bulunmasını istiyordu.
Kurdeleyi bir kez daha çıkardı. Bu kez tamamını kesmedi. Fener için gereken uzunluğu ölçtü. Küçük makası yavaşça kapattı ve yeterli büyüklükte bir parça ayırdı. Kalan kurdeleyi daha kısa bir halka yapıp boynuna yeniden bağladı.
“Şimdi ikimizde de aynı maviden var,” dedi fenerin boş köşesine bakarak.
Suna, mavi parçayı köşeye tek başına koymadı. Herkesin getirdiği en küçük renklerden birkaçını da çevresine ekledi. Böylece mavi bölümün ortasında gece göğü, kenarlarında ise minik bayram ışıkları varmış gibi göründü.
Güneş alçalmaya başladığında Anadolu Yıldızı hazırdı. Eski fener artık eskisiyle aynı görünmüyordu. Renkleri dümdüz değildi. Her köşede küçük çizgiler, birleşen parçalar ve yumuşak geçişler vardı. Suna önce bu farklılığa dikkatle baktı. Sonra kırmızı bölümde Umay’ın kâğıdını, yeşil bölümde komşuların kurdelesini, mavi bölümde kendi sevdiği parçayı gördü.
İnci Nine, avludaki sağlam ve alçak kancayı kontrol etti. Feneri birlikte yerine astılar. Suna küçük pilli ışığın düğmesine bastı.
Bir anda yıldızın renkleri taş duvara, beyaz masa örtüsüne ve kapının önündeki saksılara yayıldı. Kırmızı, sarının üzerine uzandı. Mavi, yeşille buluştu. Mor ışığın içinde pembe benekler göründü. Çocuklar ellerini ışıklı şekillerin üzerine koydu. Büyükler çaylarını alıp avluya yerleşti.
Suna, fenerin altında durdu. Sabah hissettiği üzüntüyü hatırladı. O duygu artık kaybolmamıştı; yalnızca sakinleşmiş ve yerini içini ısıtan başka bir duyguya bırakmıştı. Feneri tek başına onarmamıştı ama hangi parçanın nereye geleceğini sabırla seçmişti. Sevdiği kurdeleden bir bölüm vermiş, kalan kısmını da yanında tutmuştu.
Umay yanına gelip yukarı baktı. “Sence Anadolu Yıldızı eskisinden farklı mı?” diye sordu.
“Farklı,” dedi Suna. “Ama içindeki her rengi tanıyorum.”
İnci Nine çörek tabağını masaya bırakırken gülümsedi. Akşam boyunca avluya yeni konuklar geldi. Her biri fenerin altında selamlaştı, yan yana oturdu ve hazırlananlardan paylaştı. Suna, Anadolu Yıldızı’nın ışığı azaldıkça pili değiştirdi. Sonra boşalan tabakları topladı ve küçük misafirlere minder getirdi.
Gece sonunda avlu sessizleşirken fener hâlâ yumuşakça parlıyordu. Suna onu dikkatle indirdi. Bu kez doğrudan eski torbasına koymadı. İnci Nine ile birlikte kuru bir kutu hazırladılar. Artan renkli parçaları da gelecek bayram için küçük bir zarfa yerleştirdiler.
Suna son kez fenerin mavi köşesine baktı. Boynundaki kısa kurdeleyle fenerdeki parça aynı ışıkta parlıyordu. Anadolu Yıldızı o gece yalnızca avluyu aydınlatmamıştı. Birbirine yer açan renkleri de aynı sıcak ışığın içinde buluşturmuştu.