Ece ve Rüzgarlı Tepe: Gümüş Yaprak Masalı | Türk Masalları
Ece, rüzgarlı tepedeki gümüş yaprağı ararken küçük bir telaş yaşar; komşularının yardımıyla hem yaprağı hem de içindeki cesareti bulur.
Keloğlan masalları gibi içi iyilik, akıl ve umutla dolu bu masalda, Ece adında meraklı bir çocuk, rüzgarın çok sevdiği küçük bir tepede kendi yolunu sakinlikle bulmayı öğrenir.
Bir varmış, bir yokmuş. Uzakta değil, kırmızı kiremitli evlerin, dut ağaçlarının ve mis kokulu ekmeklerin olduğu küçük bir köy varmış. Bu köyün sabahları yumuşak başlarmış. Güneş, önce camlara dokunur, sonra bahçelerdeki saksılara iner, en sonunda da çocukların yanaklarını ısıtırmış.
Köyün en uç yanında Rüzgarlı Tepe denilen bir yer yükselirmiş. Tepe çok yüksek değilmiş ama üstünde her zaman tatlı bir esinti dolaşırmış. Bu esinti bazen çamaşır ipindeki mendilleri hafifçe oynatır, bazen buğday başaklarını fısıltı gibi sallarmış. Köylüler, "Rüzgarlı Tepe bugün neşeli," derlermiş. Çünkü tepedeki otlar ne zaman dans eder gibi eğilse, herkes günün güzel geçeceğine inanırmış.
Ece de bu köyde yaşarmış. Saçlarını iki küçük örgü yapmayı sever, cebinde her zaman bir ip parçası, pürüzsüz bir taş ya da kurumuş bir çiçek sapı taşırmış. Çünkü Ece'ye göre küçük şeylerin de anlatacak bir hikayesi varmış. En sevdiği yer ise evlerinin arkasındaki incir ağacının altıymış. Orada oturur, anneannesinin eski tahta kutusunu açar, içinde saklanan renkli düğmelere bakarmış.
Bir sonbahar sabahı, anneannesi Ece'yi yanına çağırmış. Elinde incecik mavi bir bezden yapılmış küçük bir kese varmış. Kesenin ağzı pamuk ipiyle bağlıymış.
"Ece," demiş anneannesi, "yarın köyde güz yaprağı şenliği var. Her yıl tepenin eteklerinden güzel bir yaprak seçip meydandaki büyük sepete bırakırız. Bu, sonbahara teşekkür etmenin bizim köyümüzdeki neşeli yoludur. Ben bu yıl sepetin yanına küçük bir kurdele bağlayacağım. Sen de istersen kendi yaprağını seçebilirsin."
Ece'nin gözleri parlamış. "Ben en güzel yaprağı bulmak istiyorum," demiş. "Ama koparmadan, yere düşmüş olanlardan seçeceğim."
Anneannesi gülümsemiş. "İşte bu iyi bir düşünce," demiş. "Ağaçların dalında duran yapraklar henüz kendi vaktindedir. Yere düşenler de zaten yolculuğa çıkmıştır."
Ece o gün öğleden sonra küçük mavi keseyi cebine koymuş ve Rüzgarlı Tepe'ye doğru yürümüş. Yol boyunca karşılaştığı herkese selam vermiş. Fırıncı Nuri Amca, sıcak ekmekleri tezgaha dizerken ona el sallamış. Bahçesinde nane toplayan Leyla Teyze, "Rüzgar bugün hafif, tepe güzel görünür," demiş. Ece de başını sallayıp gülümsemiş.
Tepeye vardığında otların arasında sarı, kızıl, kahverengi yapraklar görmüş. Kimi yuvarlak, kimi sivri uçlu, kimi de incecik damarlıymış. Ece hepsine tek tek bakmış. Bir yaprağı eline almış, sonra nazikçe yere bırakmış. "Sen çok güzelsin ama belki başka biri seni seçmek ister," diye fısıldamış.
Tam o sırada rüzgar biraz hızlanmış. Ece'nin önünden gümüş gibi parlayan küçük bir yaprak süzülüp geçmiş. Yaprak ne tam beyazmış ne gri. Üzerinde güneş ışığı gibi ince çizgiler varmış. Uçarken sanki küçük bir aynacık gibi parıldamış.
"İşte bu!" demiş Ece heyecanla. "Gümüş yaprak!"
Yaprak tepenin öbür yanına doğru yuvarlanmış. Ece onun peşinden koşmamış; çünkü tepenin taşları küçük küçük çıkıntılıymış. Bunun yerine adımlarını yavaşlatmış, gözünü yapraktan ayırmadan yürümüş. Yaprak bir çalı kökünün yanına takılır gibi olmuş. Ece tam eğilecekken rüzgar yeniden esmiş ve yaprağı biraz daha ileriye, eski taş çeşmenin oraya götürmüş.
Ece çeşmenin yanına varınca birden duraklamış. Gümüş yaprak görünmüyormuş. Çeşmenin çevresinde birkaç sarı yaprak, bir avuç kuru ot ve küçük taşlar varmış ama aradığı yaprak yokmuş. Ece'nin içi hafifçe sıkılmış. Kaşları birbirine yaklaşmış. "Ben onu kaybettim galiba," diye düşünmüş.
O anda tepenin sessizliği ona biraz büyük gelmiş. Rüzgar yine tatlı tatlı esiyormuş ama Ece'nin kalbi hızlı atmaya başlamış. Derin bir nefes almış. Anneannesinin söylediği bir sözü hatırlamış: "Telaş gelince önce ayaklarını hisset, sonra etrafına bak."
Ece ayaklarını toprağa bastığını hissetmiş. Ayakkabısının altındaki taşları, çoraplarının sıcaklığını fark etmiş. Sonra çevresine daha dikkatli bakmış. Çeşmenin oluğunda bir damla su parlıyormuş. Yakındaki böğürtlen çalısının altında ince bir dal kıpırdıyormuş. Biraz ötede, yamacın düzleştiği yerde küçük bir yün parçası takılıymış.
"Belki rüzgar yaprağı oraya götürmüştür," demiş kendi kendine.
Yavaşça yürümüş. Yün parçasının yanında durunca, aşağıdaki patikada komşuları Mert'i görmüş. Mert, elinde boş bir sepetle keçilerini eve götürmeye çalışıyormuş. Keçiler yol kenarındaki otları kokluyor, Mert de sabırla bekliyormuş.
"Merhaba Mert," diye seslenmiş Ece. "Gümüş gibi parlayan bir yaprak gördün mü? Rüzgar onu buraya doğru getirdi."
Mert sepetini yere koymuş ve çevresine bakmış. "Gümüş yaprak mı? Ben biraz önce şurada bir ışık parıltısı gördüm," demiş. "Ama yaprak mıydı, su damlası mıydı, bilemedim. İstersen birlikte bakalım."
Ece'nin yüzü yumuşamış. Birlikte aramaya başlamışlar. Çalıların içine ellerini sokmamışlar; yalnızca etrafından bakmışlar. Taşların üstüne çıkmamışlar; patikadan yürümüşler. Mert, sepetinin kenarıyla kuru otları hafifçe yana itmiş. Ece de mavi kesesini cebinden çıkarıp ağzını açmış, bulursa yaprağı hemen içine koymak istemiş.
Bir süre sonra yaşlı değirmenci Cemil Dede tepenin altındaki yoldan geçiyormuş. Sırtında küçük bir un çuvalı, elinde de bastonu varmış. Çocukları görünce durup sormuş: "Ne arıyorsunuz böyle dikkatli dikkatli?"
Ece durumu anlatmış. Cemil Dede gülmüş ama alay etmemiş. "Bazen rüzgar hafif şeyleri saklamaz," demiş. "Sadece onları en sakin yere bırakır. Parlayan yapraklar gölgede daha kolay seçilir. Güneşte her şey parlayabilir."
Bu söz Ece'nin aklına yatmış. Güneşli tarafa değil, çeşmenin arkasındaki serin gölgeye bakmış. Orada küçük bir oyuk varmış. Oyuğun içinde birkaç yaprak üst üste durmuş. En altta, kenarı ışıl ışıl olan gümüş yaprak görünüyormuş.
"Burada!" demiş Ece. Sesi sevinçliymiş ama bağırmamış; çünkü yaprağı ürkütmek istemiyor gibi hissetmiş.
Mert sepetini tutmuş, Ece dizlerinin üstüne çökmüş. Yaprağı iki parmağıyla, çok dikkatli bir şekilde almış. Yaprak o kadar hafifmiş ki sanki rüzgarın bir parçasıymış. Ece onu mavi keseye koyacakken durup Mert'e ve Cemil Dede'ye bakmış.
"Ben bu yaprağı tek başıma bulamadım," demiş. "Siz de yardım ettiniz. O zaman şenlik sepetine koyarken adınızı söylemek isterim."
Mert omuzlarını kaldırıp gülümsemiş. "Adımızı söylemesen de olur," demiş. "Ama istersen yaprağın yanına bir de küçük buğday başağı koyabiliriz. Benim sepetimde var."
Cemil Dede de un çuvalının ipinden ince bir parça koparmış. "Ben de bunu bağlarım. Böylece yaprak uçup gitmez, ama sıkışıp da kırılmaz."
Ece bunu çok sevmiş. Mert sepetinden düşmüş küçük bir buğday başağı seçmiş. Cemil Dede ipi nazikçe bağlamış. Ece gümüş yaprağı ve buğday başağını mavi kesesine yerleştirmiş. İçindeki sıkıntı artık küçülmüş, yerini sıcak bir memnuniyete bırakmış.
Akşam yaklaşırken üçü birlikte köye dönmüş. Rüzgar arkalarından esmiş, sanki tepe onlara iyi yolculuklar diyormuş. Meydana vardıklarında büyük sepet hazırlanmış. İçinde köy çocuklarının getirdiği türlü yapraklar varmış: tarçın rengi, limon sarısı, nar çiçeği kırmızısı, çay gibi kahverengi yapraklar. Hepsi yan yana durunca sepet, sonbaharın küçük bir resmi gibi görünmüş.
Ece mavi keseyi açmış. Gümüş yaprağı çıkarıp sepete koymuş. Yaprağın yanındaki buğday başağı usulca eğilmiş. Cemil Dede'nin ipi, yaprağı kırmadan tutuyormuş. Anneannesi sepetin yanına mavi kurdeleyi bağlamış ve Ece'nin omzuna elini koymuş.
"Güzel bir yaprak bulmuşsun," demiş.
Ece başını sallamış. "Önce kayboldu sandım. Sonra yavaşladım. Mert yardım etti. Cemil Dede gölgeye bakmamı söyledi. Yaprak da oradaydı."
Anneannesi, "Demek yaprağın masalı yalnızca parlaması değilmiş," demiş. "Onu ararken kalbinin sakinleşmesi, yardım istemen ve birlikte bakmanızmış."
Ece bunu duyunca sepete tekrar bakmış. Gümüş yaprak artık en parlak yaprak gibi görünmüyormuş. Çünkü yanında duran bütün yapraklar da kendi rengiyle güzelmiş. Ece o an, en güzel şeyi bulmanın bazen onu paylaşınca daha da güzel olduğunu anlamış.
Şenlik başlayınca köylüler meydanda toplanmış. Kimse yüksek sesle koşuşturup itişmemiş. Çocuklar yaprakları incelemiş, büyükler sıcak ıhlamur içmiş. Fırıncı Nuri Amca küçük çörekler getirmiş. Leyla Teyze nane kokulu mendiller dağıtmış. Rüzgarlı Tepe'den gelen esinti, meydandaki kurdeleleri usul usul oynatmış.
Ece, Mert'le birlikte sepetin yanında oturmuş. "Yarın yine tepeye çıkalım mı?" diye sormuş Mert.
"Çıkalım," demiş Ece. "Ama bu kez bir şey aramak için değil. Sadece rüzgarı dinlemek için."
Mert bunu uygun bulmuş. İkisi de bir süre konuşmadan oturmuş. Gümüş yaprak sepette sessizce duruyor, üstündeki ince çizgiler akşam ışığında yumuşakça parlıyormuş.
O gece Ece yatağına yattığında penceresinden tepenin karaltısını görmüş. Rüzgar perdeyi hafifçe kıpırdatmış. Ece mavi kesesini yastığının yanına koymuş; artık içinde yaprak yokmuş ama günün tatlı anısı varmış. Gözlerini kapatırken kendi kendine, "Bir şeyi kaybettim sanınca önce durup bakabilirim. Yardım istemek de yolun bir parçası," diye düşünmüş.
Sonra köyün üstüne sakin bir gece inmiş. Rüzgarlı Tepe usulca esmiş, meydandaki sepet mis gibi sonbahar kokmuş. Gümüş yaprak, diğer yaprakların arasında uyur gibi dinlenmiş. Ece de içi rahat, yüzünde küçük bir gülümsemeyle uykuya dalmış.