Küçük Keloğlan ve Paylaşılan Sofranın Sırrı
Bulut Köprüsü’ndeki uzun sofrada çörek bir uçta, peynir öbür uçtadır. Küçük Keloğlan, herkesin yiyeceklere rahatça ulaşabilmesi için küçük bir çözüm bulur.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Küçük Keloğlan, Bulut Köprüsü’nün ortasındaki uzun masaya temiz bir örtü serdi. Kıvrılan köşeyi avucuyla düzeltti, çörek sepetini üzerine koydu. Köprünün geniş dinlenme yerini çevreleyen taş duvarlara pamuk gibi bulutlar yaslanmıştı. İçlerinden biri, sanki sofraya bakmak istermiş gibi usulca kabardı. Keloğlan gülümsedi; bugün masayı hazırlamak onun göreviydi.
Sepetin üstündeki bezi açınca çöreklerden kekik kokusu yükseldi. Üstlerindeki küçük çizgileri annesi çatalla yapmıştı. Keloğlan sepeti çevirip en güzel görünen tarafını ortaya getirdi.
Masanın kenarına “Paylaşılan Sofra” sözleri oyulmuştu. Köydekiler pazar dönüşü burada buluşur, getirdiklerini birlikte yerdi. Keloğlan bu adı severdi. Yine de masanın neden bu kadar uzun olduğunu merak ederdi. Bir ucundan öbür ucuna seslenince sesi neredeyse şarkıya dönüşüyordu.
Az sonra Suna Nine geldi. Elindeki peynir kabını masaya bırakıp karşı yana oturdu. Keloğlan onu iyi tanırdı; dut bahçesini sık sık birlikte sularlardı. Ardından arkadaşı İdil salatalık dilimleriyle, Lale Teyze de elma dolu küçük bir kâseyle geldi. Pazardan dönen iki komşu da boş sandalyelere oturdu. Köprünün dinlenme yeri, ekmek kokusu ve yumuşak konuşmalarla doldu.
Herkes getirdiğini oturduğu yere bıraktı. Çörekler Keloğlan’ın yanında, peynir Suna Nine’nin önündeydi. Salatalıklar masanın ortasında, elmalar ise en öbür uçta duruyordu. Tabaklar dizilmiş, peçeteler açılmıştı. Fakat İdil’in önünde yalnızca salatalık vardı. Keloğlan’ın önündeyse kocaman bir çörek sepeti.
— Çöreklerden birini alabilir miyim? diye sordu İdil. — Elbette, dedi Keloğlan. Sepeti götürüp arkadaşının yanına bıraktı. Sonra kendi yerine dönünce önünde yalnızca boş tabağının kaldığını gördü. Lale Teyze ise elmaları herkese uzatabilmek için kâsesini elinde bekletiyordu.
Keloğlan sepeti geri çekmek üzereyken durdu. O zaman İdil’in çöreğe ulaşması yine zorlaşacaktı. Masadakilerin ellerine, sonra birbirinden uzak kaplara baktı. Yiyecek vardı, hem de pek güzel yiyecekler. Ama herkes kendi önündekini yiyorsa bu sofra nasıl paylaşılacaktı?
Bir an bütün kapları ortaya toplamayı düşündü. Sonra masanın ne kadar geniş olduğunu hatırladı. Ortaya konan kâseler bu kez herkese uzak kalacaktı. Keloğlan acele etmedi. Boş sandalyesine oturdu, örtüdeki mavi çiçeklere baktı. Bir çözüm bulmadan kapları oradan oraya taşımak istemiyordu.
— Suna Nine, dedi, herkesin her şeyden kolayca almasını istiyorum. Bana yardım eder misin? Suna Nine sandalyesini ona doğru çevirdi. — Birlikte bakalım. Sence neyi değiştirebiliriz? Keloğlan masanın altındaki alçak rafta duran küçük tabakları fark etti. Bazıları sarı, bazıları beyazdı. Sabah herkesin önüne birer tabak koymuştu; rafta daha pek çok tabak duruyordu.
Parmağıyla üç tabağı saydı. Sonra sepetine baktı. — Çöreklerin hepsi bir arada durmasa… dedi. Birazını buraya, birazını ortaya, birazını öbür uca koyabilirim! Suna Nine boş tabaklardan birini önüne aldı. — Ben de peynirden koyabilirim. — Benim salatalıklarım da gelsin, dedi İdil. Lale Teyze, elma kâsesini gülümseyerek yaklaştırdı.
İdil iki salatalık dilimini gösterdi. — Şunları kendime ayıracağım, kalanını paylaşabilirim. — Olur, dedi Keloğlan. Ben de en küçük çöreği kendime ayırdım. İdil iki dilimi kendi tabağına koydu. Ötekileri küçük tabaklara dağıtmaya başladı.
Keloğlan raftan hafif tabakları seçti. — Bunları ben taşıyayım. Büyük peynir kabını sen tutar mısın, Suna Nine? Suna Nine kabı kendine yaklaştırdı. Birlikte her küçük tabağa çörek, peynir, salatalık ve elma koydular. Keloğlan tabakları birer birer taşıdı; İdil de yanlarına temiz peçeteler bıraktı.
İlk tabağı Suna Nine’yle yanındaki komşunun önüne, ikincisini İdil’le kendi arasına, üçüncüsünü Lale Teyze’nin yanına yerleştirdi. Tabaklar artık uzun masanın üç ayrı yerindeydi. Aralarında konuşacak, dirseklerini rahatça koyacak boşluklar da kalmıştı. Boşalan büyük sepeti ve kâseleri kaldırınca örtünün küçük mavi çiçekleri yeniden göründü.
— Şimdi çörekle peyniri yan yana yiyebilirim, dedi İdil. Bir parça çöreğin üzerine peynir koydu. Keloğlan da bir salatalık dilimi aldı. Lale Teyze elmayı uzatmak için kâsesini havada tutmuyordu artık. Herkes oturduğu yerden istediğine ulaşabiliyor, bir şey isterse yanındakine rahatça sorabiliyordu.
Suna Nine biraz daha peynir istedi. Yanındaki komşu küçük tabağı ona yaklaştırdı. Öbür uçtan bir kahkaha geldi; Lale Teyze’nin elma dilimi yana yatmış, tabakta bir kayık gibi durmuştu. — Benim salatalığım da yelken olsun, dedi İdil. İki dilimi tabağında yan yana getirdi. — Bu kayık nereye gider? diye sordu Lale Teyze. — Benim karnıma! dedi İdil. Bir elma dilimini alıp yemeye başladı. Keloğlan da peynirli çöreğinden bir lokma aldı.
Keloğlan masanın kenarındaki yazıya yeniden baktı. Sabah yalnızca uzun bir masa görmüştü. Şimdi küçük tabakların arasında gülümseyen yüzler vardı. — Sofranın sırrını buldum galiba, dedi. — Nerede saklıymış? diye sordu İdil. Keloğlan küçük tabakları gösterdi. — Sepetimde tek başına duran çörek, senin salatalığınla karşılaştı! İdil güldü. — Benim salatalığım da peynirle tanıştı.
Tam o sırada taş duvarın üstündeki bulut biraz daha kabardı. Yuvarlak gölgesi örtüde ağır ağır ilerledi. Mavi çiçekler bir gölgede, bir güneşte kaldı. Keloğlan, bulutun da sofrada kendine bir yer bulduğunu düşünüp gülümsedi. Bu kez sepeti nereye koyacağını düşünmesine gerek yoktu. Önündeki küçük tabakta her şey yan yanaydı.
Yemek bitince tabakları birlikte topladılar. İdil peçeteleri kaldırdı, Suna Nine örtünün bir ucundan tuttu. Keloğlan öbür ucunu ona uzattı; örtüyü birlikte katladılar. Sonra boş sepetini koluna takıp Suna Nine’nin yanında yürüdü. Arkalarında kalan bulut, uzun masanın üstüne yumuşacık gölgesini serdi.