Arda ve Sabahın Küçük Anahtarı
Arda, Işık Vadisi’nde annesiyle bahçeye çıkmaya hazırlanırken dişlerini fırçalamayı unutur. Sarı karton anahtarına çizdiği tanıdık resimler, sabah hazırlığında ona yol gösterir.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Arda, yatağının kenarında oturmuş, mavi çorabını ayağına çekiyordu. Işık Vadisi’nin sabah güneşi pencereye vurmuştu. Halının üstünde, yuvarlak ve sarı bir ışık duruyordu.
Arda diğer çorabını da giydi. Ayağını ışığın içine uzattı. Mavi çorap birden daha açık göründü. Arda parmaklarını oynatınca ışık da oynuyormuş gibi oldu.
Annesi kapının önünde belirdi. “Günaydın, Arda,” dedi. “Kahvaltı hazır.” Arda başını kaldırdı. “Bugün bahçedeki papatyaya bakabilir miyiz? Dün ortası görünmüyordu.”
“Bakabiliriz,” dedi annesi. “Önce sabah hazırlığımızı bitirelim. Papatya bahçede bizi bekler.” Arda yeşil kazağını düzeltti. Papatyanın sarı ortasını görmeyi çok istiyordu.
Mutfakta kızarmış ekmek kokusu vardı. Masanın üstündeki küçük tabakta peynir duruyordu. Arda sandalyesine oturdu. Annesi de karşısına geçti. Birlikte kahvaltı etmeye başladılar.
Arda ekmeğinin üstüne peynir koydu. Ekmeğin kenarı çıtırdı, içi yumuşacıktı. Bir lokma aldıktan sonra bardağından su içti. Yanakları hâlâ uykudan sıcacıktı.
Pencerenin dışında bir kuş dala kondu. Başını sağa çevirdi, sonra sola. Arda kuşa el salladı. “O da kahvaltısını arıyor olabilir,” dedi.
Annesi gülümsedi. Arda tabağındaki son lokmayı yedi. Sandalyesinden indi ve kapının yanına yürüdü. “Ben hazırım,” dedi. “Papatyamıza gidebiliriz.” Aklında yalnızca sarı çiçek vardı.
Annesi sofrayı bırakıp ona baktı. “Dişlerini fırçaladın mı?” diye sordu. Arda bir an durdu. Dilini dişlerinin üstünde gezdirdi. Sonra başını iki yana salladı.
“Unuttum,” dedi. “Çoraplarımı giydim. Kahvaltımı da yaptım. Fırçam aklıma gelmedi.” Banyodaki mavi fırçasını düşündü. Küçük bardağın içinde, annesinin fırçasının yanında duruyordu.
Arda kapının yanından geri döndü. Kaşları biraz bükülmüştü. Bahçeye çıkmak istiyordu ama sabah hazırlığı daha bitmemişti. Kazağının kolunu çekiştirip annesinin yanına sokuldu.
Annesi onun elini tuttu. “Şimdi hatırladık,” dedi. “Daha evdeyiz. Acele etmiyoruz.” Arda annesine yaslandı. İçi biraz rahatladı. Papatyaya biraz sonra da bakabilirlerdi.
“Fırçamı yine unutmak istemiyorum,” dedi Arda. “Ne yapsam?” Annesi masadaki resimli peçeteyi gösterdi. Peçetenin üstünde bir limon vardı. “Bir resim sana hatırlatabilir,” dedi.
Arda peçeteye baktı. Limonun resmi kocamandı. Sonra salondaki boya kutusunu düşündü. Kutunun yanında, dün yaptıkları sarı karton anahtar duruyordu. Arda’nın aklına bir fikir geldi.
Anahtarı annesi kesmiş, Arda sarıya boyamıştı. Kenarları yuvarlaktı. Gerçek kapı anahtarlarından çok daha büyüktü. Arda onu oyun evinin kapısına tutmayı seviyordu.
Arda salona gidip karton anahtarı getirdi. İki eliyle masaya koydu. Üstünde henüz hiçbir resim yoktu. Ortası, güneşin üstüne çizim yapılabilecek bir parçası gibi görünüyordu.
“Anahtarıma çizebilir miyiz?” diye sordu. “O bana hatırlatsın.” Annesi boyaları getirdi. Arda mavi kalemi hemen buldu. Mavi, diş fırçasının rengiydi. Kalemi elinde tuttu.
Sonra mavi kalemi masaya bırakıp kahverengiyi aldı. “Fırçamdan önce kahvaltı var,” dedi. Anahtarın yuvarlak başına bir ekmek çizdi. Kalemini yavaşça gezdirirken ekmeğin yuvarlak kenarını hatırladı.
Ekmeği biraz tombul oldu. Bir kenarı da eğriydi. Arda resmine bakıp güldü. “Bu benim kahvaltı ekmeğim,” dedi. Yanına minicik bir peynir parçası ekledi.
Annesi tabağı masadan kaldırırken Arda resmine bir bardak da çizdi. Bardağın içindeki suyu mavi bir çizgiyle gösterdi. Artık anahtarın başı küçük bir sofra gibiydi.
Sonra mavi kalemini yeniden aldı. Ekmeğin yanına uzun bir çizgi çizdi. Çizginin ucunda birkaç kısa çizgi vardı. Annesine gösterdi. “Bak, bu da fırçam.”
Annesi eğilip resme baktı. “Mavi sapını tanıdım,” dedi. Arda fırçanın altına küçük bir bardak çizmek istedi. Bardak biraz yana yatmıştı ama Arda onu hemen tanıyordu.
Anahtarın ucunda hâlâ boş bir yer vardı. Arda yeşil kalemi aldı. Bir kazak çizdi. Kazağın kolları iki yana açıktı. Sanki kocaman bir kucak olmaya hazırlanıyordu.
“Kazağım da burada,” dedi Arda. Kendi yeşil kazağına baktı. Resimdeki kolun birini uzattı. Annesi gülümseyerek kartonu tuttu. Arda son çizgiyi çekerken karton yerinden oynamadı.
Arda kalemini bıraktı. Anahtarı iki eliyle kaldırıp annesine gösterdi. Biraz eğri çizgiler vardı, ama her resim onun için tanıdıktı. Resimleri görünce gülümsedi.
“Kahvaltıdan sonra fırçamı alacağım,” dedi. “Sonra da giyineceğim.” Annesi başını salladı. “Resimlerin sana yolu gösterir.” Arda anahtarı kaldırdı. Onunla ne yapacağını artık biliyordu.
Pencereden gelen ışık kartonun üstüne düştü. Ekmeğin eğri kenarı, mavi fırça ve uzun kollu kazak parladı. Arda anahtarı hafifçe çevirdi. Işık da onunla birlikte yer değiştirdi.
“Adı Sabahın Küçük Anahtarı olsun,” dedi. Annesi adı sessizce tekrarladı. Arda anahtarını iki eliyle tuttu. Şimdi üstündeki resimlerden birinin yanına gitmesi gerekiyordu.
Arda ekmeğin yanındaki mavi fırçaya dokundu. “Bunun sırası,” dedi. “Kahvaltım bitti.” Anahtarı yanına aldı. Annesine elini uzattı. Birlikte banyoya yürüdüler.
Banyoda sabun kokusu vardı. Aynanın köşesine küçük bir güneş resmi yapıştırılmıştı. Arda anahtarını kuru rafa bıraktı. Mavi fırçası, çizdiği resimdeki gibi bardağında duruyordu.
Annesi fırçaya diş macunu koydu. Arda fırçayı aldı. Ağzını açıp dişlerini fırçalamaya başladı. Annesi yanında durdu. Arda aynada hem kendini hem annesini görebiliyordu.
Biraz köpük dudağının üstüne gelmişti. Fırçalamaya ara verdiğinde aynaya baktı. “Bıyığım oldu,” dedi. Annesi hafifçe güldü. “Köpük bıyığın,” dedi. Arda da gülümsedi.
Annesi fırçalamayı tamamlamasına yardım etti. Arda ağzındaki köpüğü lavaboya tükürdü. Sonra dudaklarını sildi. Mavi fırça yeniden bardağına döndü. Karton anahtar hâlâ kuru raftaydı.
Arda onu aldı. Bu kez fırça resmine dokunurken yüzü aydınlandı. “Şimdi bu da oldu,” dedi. Annesi havluyu uzattı. Arda ellerini kuruladı, sonra anahtarını göğsüne bastırdı.
Kapının yanında ayakkabıları bekliyordu. Arda küçük tabureye oturdu. Annesi de yanındaki yere çömeldi. Ayakkabılarını birlikte giydiler. Arda cırt cırtlı bantları kendi elleriyle kapattı.
Ayaklarını yere koyunca bantlardan biri hafifçe çıtırdadı. Arda kıkırdadı. Kazağı, çorapları ve ayakkabıları üstündeydi. Sabahın Küçük Anahtarı’nı annesine gösterdi. “Bahçeye giderken de gelsin mi?”
“İstersen,” dedi annesi. Arda anahtara baktı. Dışarıda onu taşırken papatyayı sulamak zor olabilirdi. “Burada beklesin,” dedi. “Ben dönünce yine görürüm.” Anahtarı masanın kenarına yerleştirdi.
Ama karton masada dümdüz durunca resimler görünmüyordu. Annesi küçük bir kutu getirdi. Anahtarı kutuya yasladılar. Böylece ekmek, fırça ve kazak Arda’ya dönük kaldı.
Arda başını yana eğip resimlerine baktı. Hepsini görebiliyordu. “Yarın burada bulurum,” dedi. Annesi de kendi ayakkabılarını giydi. Arda elini uzattı. Birlikte evden çıktılar.
Işık Vadisi’nde sabah iyice aydınlanmıştı. Evlerin perdeleri hafifçe kıpırdıyordu. Yolun kenarındaki yapraklarda su damlaları vardı. Arda annesinin elini tutarak yürüdü. Ayakkabıları yumuşakça yere basıyordu.
Bahçe evlerinden pek uzak değildi. Küçük bir tahta kapısı vardı. Annesi kapıyı açtı. Arda içeri girince önce papatyaya baktı. Beyaz yaprakları artık yanlara açılmıştı.
Çiçeğin ortası sarıydı. Tıpkı evdeki karton anahtar gibi. Arda papatyanın yanına çömeldi. “Günaydın,” dedi. “Ben de hazırlandım.” Çiçek, hafif rüzgârla bir yana eğildi.
Annesi sulama kabını doldurdu. Arda kabın sapını tuttu. Annesi de ona destek oldu. Suyu yavaşça toprağa döktüler. Kuru toprağın rengi koyulaştı. Islak toprak kokusu yükseldi.
Papatyanın yanında minicik yeşil yapraklar vardı. Arda onları da gördü. “Bunlar dün de burada mıydı?” diye sordu. Annesi başını salladı. “Vardı. Bugün daha yakından bakıyorsun.”
Arda bir yaprağın kenarındaki yuvarlak damlayı izledi. Damlanın içinde gökyüzü görünüyormuş gibi oldu. Eğilip biraz daha baktı. Sonra doğruldu. Yaprağa dokunmadı; damla yerinde kaldı.
Bahçenin tahta oturağına yan yana oturdular. Arda ayaklarını hafifçe salladı. Annesi kolunu onun omzuna koydu. Bir süre papatyaya baktılar. Konuşmadan da birlikte durabiliyorlardı.
Bir kuş bahçenin çitine kondu. Belki mutfak penceresindeki kuştu, belki başka bir kuş. Arda bunu bilmiyordu. Ona yine el salladı. Kuş kısa bir ses çıkardı.
“Anahtarımın üstüne bir de kuş çizebilirim,” dedi Arda. Sonra düşündü. “Ama sabah resimlerimin yanına değil. Arkasına çizeyim.” Annesi gülümsedi. “Ön tarafı böyle kolayca görüyorsun.”
Arda papatyaya son kez baktı. Sarı ortası güneşte ışıldıyordu. Eve dönünce anahtarın arkasına da sarı bir nokta koyacaktı. Bu nokta, bahçedeki güzel sabahlarını hatırlatabilirdi.
Eve geldiklerinde anahtar kutuya yaslı duruyordu. Arda mavi kalemini aldı. Kartonun arkasına küçük bir kuş çizdi. Kuşun yanına, düşündüğü sarı noktayı koydu.
Sonra anahtarı yeniden çevirdi. Kahvaltı resmi öne baktı. Mavi fırça onun yanındaydı. Yeşil kazağın uzun kolu kartonun ucuna uzanıyordu. Arda kutuyu biraz düzeltti.
Arda öğleden sonra yastıklardan küçük bir ev yaptı. Anahtarını almak için masaya uzandı, sonra elini durdurdu. “Sen sabah için burada kal,” dedi. Oyuna anahtarsız devam etti.
Ertesi sabah Arda, kahvaltıdan sonra sandalyesinden indi. Gözü sarı anahtara takılmıştı. Kapıya değil, banyoya yöneldi. “Mavi fırçamın sırası,” dedi. Annesi elini uzatıp onunla birlikte yürüdü.
Banyodan çıkınca yeşil kazağını almak için odasına gitti. Masadaki resimler yerli yerindeydi. Arda kazağını giyerken kendi çizdiği uzun kolları düşündü. İki kolunu da neşeyle salladı.
Hazır olduğunda annesinin yanına geldi. “Anahtarım burada beklesin,” dedi. Annesi başını salladı. “Dönünce burada buluruz.” Arda ayakkabılarını giydi. Bu kez içi de yüzü kadar rahattı.
Biraz sonra birlikte bahçeye doğru yürüdüler. Evdeki sarı anahtarın üstüne güneş vuruyordu. Küçük ekmek, mavi fırça ve yeşil kazak aydınlanmıştı. Işık Vadisi yeni bir sabaha usulca açılmıştı.