Arda ve Birlikte Sallanan Salıncak
Arda, annesinin ilgisini kardeşiyle paylaşmakta zorlanır. Ay Patikası’ndaki salıncakta duygusunu söyler ve annesiyle üç bulutluk bir zaman ister.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Arda, Ay Patikası’nın kenarında duran sarı yaprağı avucuna aldı. Yaprağın iki ucu yukarı kıvrılmıştı. Küçücük bir kayığa benziyordu. Arda onu annesine göstermek için başını kaldırdı. Sonra salıncağa birlikte oturacak, gökyüzündeki bulutlara komik adlar bulacaklardı.
Annesi biraz ileride, Duru’nun yanına çömelmişti. Arda’nın küçük kardeşi başına kocaman bir yaprak koymuş, sapını burnuna kadar indirmişti.
“Şapkam nasıl?” diye sordu Duru.
“Tam yaprak şapkası!” dedi anneleri gülerek.
Babaları da eğilip şapkanın altından Duru’ya baktı. Duru kahkaha atınca yaprak yana kaydı. Annesi onu yeniden düzeltti.
Arda da gülümsedi ama elindeki kayığı biraz aşağı indirdi. “Benim de gösterecek bir şeyim var,” diye düşündü. Yaprağın kenarını başparmağıyla düzeltti. Annesinin ona dönmesini bekledi.
Ay Patikası, kıvrıla kıvrıla giden açık renkli bir yoldu. Burada yaprakların damarlarında akşamüstleri ince ışıklar dolaşırdı. Bazen bir yaprak yere düşmeden önce havada minicik bir daire çizerdi. Bu yüzden kimse yolda pek acele etmezdi. Bakacak küçük bir şey hep bulunurdu.
Yolun son kıvrımında Birlikte Sallanan Salıncak vardı. Oturağı genişti, iki kişi yan yana rahatça sığardı. Yere yakın dururdu; altında yumuşak çimenler, iki yanında düzgün tahta kolluklar vardı. Rüzgâr içinden geçince “tın, tın” diye ince bir ses çıkarırdı. Oysa üzerinde tek bir zil bile yoktu.
Arda bu salıncağı severdi. Annesiyle orada bulutlardan bir sürü şey yapmışlardı: kıvrık kulaklı tavşanlar, yün yumakları, kocaman ekmekler… Bugün de yaprak kayığını bulutların arasındaki hayalî bir ırmakta gezdirmek istiyordu. Annesinin kayığa nasıl bir ad vereceğini merak ediyordu.
Duru salıncağı görünce yaprak şapkasını eline aldı. Çimenlerin üstündeki başka yaprakları da gösterdi.
“Bunlarla güneş yapalım mı?”
“Yapalım,” dedi anneleri. “Ortası için şu yuvarlak yaprağı seçebiliriz.”
Babaları yakındaki sıraya küçük örtülerini serdi. Çantadan su şişelerini çıkarırken Duru’yla annesi yaprakları çimenlerin üstüne dizmeye başladılar. Biri güneşin ortası oldu, ötekiler ışınları. Arda’nın annesi her yeni yaprağa dikkatle bakıyordu.
Arda salıncağın bir ucuna oturdu. Kayığını dizine bıraktı. Duru’nun yaptığı güneş büyürken kendi kayığı ona sanki küçülmüş gibi geldi. Göğsünde küçük bir sıkışıklık vardı. Ne salıncağı sallamak istiyordu ne de bulutlara ad bulmak.
“Keşke annem şimdi benim yanıma otursa,” diye düşündü. Ardından Duru’ya baktı. Kardeşi sarı bir yaprağın güneş ışını mı, bıyık mı olduğuna karar veremiyordu. Arda buna gülmek istedi ama gülümsemesi yarım kaldı.
Annesi başını kaldırınca onu gördü. Elindeki yaprağı yere bıraktı, yanına yürüdü.
“Burada biraz durabilir miyim?” diye sordu.
Arda başını salladı. Annesi salıncağın yanında çömeldi. Gözleri aynı hizaya gelince Arda elindeki yaprağı biraz kaldırdı. Söylemek istediği sözleri bulmak için bir an bekledi.
“Sen Duru’yla oynarken ben de sana kayığımı göstermek istedim,” dedi Arda. Önce yaprağına baktı, sonra annesine. “İçim biraz sıkıştı. Biraz da kıskandım.”
Annesi sözünü kesmeden dinledi.
“Benimle ne yapmak isterdin?” diye sordu.
Arda kayığını avucuna aldı. Bu kez biraz daha yüksek sesle konuştu.
“Seninle salıncağa oturalım mı? Yalnızca üç bulut bulalım. Bir de kayığımı sana göstereyim. İkimiz için küçük bir zaman olsun.”
“Olur,” dedi annesi. “Ben de senin kayığını merak ettim.”
Babaları örtüyü düzeltmiş, yanlarına gelmişti. Arda’nın sözlerini duyunca Duru’ya döndü.
“Güneşinin ışınlarını birlikte tamamlayabiliriz,” dedi. “Sonra burada oturup bakarız.”
Duru babasının elini tuttu. Güneşin bir yanı çok kısaydı. Oraya uzun bir yaprak aramaya koyuldular. Uzağa gitmediler; salıncağın hemen yanındaki çimenlerde aradıkları her şey vardı.
Annesi Arda’nın yanına oturdu. Arda kayığını ikisinin ortasında tuttu. Salıncak yavaşça ileri gitti, sonra aynı yumuşaklıkla geri geldi. İplerin arasından iki ince ses süzüldü. “Tın, tın.” Sesler, birinin ötekini beklediği küçücük bir şarkıya benziyordu.
“Bak,” dedi Arda. “Şurası kayığımın burnu. Buraya da oturulacak bir yer yaptım.”
Aslında yaprağı hiç kesmemiş, hiçbir yerine bir şey eklememişti. Ama annesi parmağının gösterdiği kıvrıma dikkatle baktı.
“Şu küçük çukur mu?”
“Evet. Orası yolcunun yeri.”
“Öyleyse yolcu manzarayı rahatça görebilir.”
Arda kayığını biraz çevirdi. Annesinin tam da göstermek istediği yere baktığını görünce omuzları gevşedi. Yaprak artık yalnızca dizinde duran bir şey değildi. İkisinin arasında başlayan oyunun kayığıydı.
İlk bulut, dalların arasından ağır ağır çıktı. Bir tarafı yuvarlak, öteki tarafı sivriydi.
“Armut!” dedi Arda.
“Ben de uykulu bir kuş sandım,” dedi annesi. “Başını kanadının altına saklamış.”
Arda başını yana eğdi. Şimdi kuşu o da görebiliyordu. İkisi de buluta bir süre baktılar. Bulutun bir yanı incelince Arda fısıldadı:
“Uyandı galiba.”
Salıncağın gölgesinde küçük bir ışık kıpırdadı. Arda aşağı baktı. Yaprak kayığının gölgesi çimenlerin üstünde altın gibi parlıyordu. Gölge, salıncaktan biraz daha yavaş sallanıyordu. Sanki görünmeyen, çok durgun bir suyun üzerindeydi.
“Anne, kayığımız yüzüyor.”
Annesi de baktı. Gölgedeki kayık, bir papatyanın gölgesine yaklaşıp durdu. Papatya gölgesi ona küçücük bir iskele oldu. Ay Patikası’nda böyle sessiz oyunlar olurdu; yapraklar ve gölgeler bazen hayallere katılırdı.
İkinci bulut kocaman bir çoraba benziyordu. Arda onun topuğunu gösterdi. Annesi ise bulutun ağzına takılmış gibi duran küçücük bir parçayı işaret etti.
“Bu çorabın içinden başka bir çorap çıkmış!”
Arda güldü. Evde çamaşırlar katlanırken birbirinin içinden çıkan çorapları hatırladı. Bulut çorabını, öteki bulutlardan yapılmış uzun bir ipe asmayı hayal ettiler. Rüzgâr esince çorabın ucu sallanıyor gibi oldu.
Tam o sırada Duru seslendi:
“Güneşimiz bitti!”
Annesi ona dönüp el salladı. Arda’nın içinde aynı sıkışıklık azıcık kıpırdadı. Bu kez yaprağını dizine bırakmadı.
“Bir bulutumuz daha var,” dedi yavaşça.
“Evet, üçüncüyü henüz bulmadık,” dedi annesi. Sonra Duru’ya seslendi: “Güneşini görüyorum. Arda’yla son bulutumuzu da bulup yanınıza geleceğiz.”
“Ben de babamla ona yüz yapacağım,” dedi Duru.
Babaları çimenlerden iki küçük yuvarlak yaprak aldı. Duru bunları güneşin gözleri yaptı. Salıncağın yanından yaprak hışırtıları geliyordu. Arda annesine biraz daha yaklaştı. Gökyüzüne bakmak için artık acele etmiyordu.
Üçüncü bulut ötekilerden uzaktaydı. Altı dümdüz, üstü kabarıktı. Arda onu görünce yaprak kayığını kaldırdı.
“Yelken!” dedi. “Kayığımızın yelkeni orada kalmış.”
Annesi bir eliyle görünmez bir ip tutuyormuş gibi yaptı. Arda da kayığını buluta doğru çevirdi. Bulut yelken, gökyüzünün mavisinde yavaşça ilerledi. Çimenlerin üstündeki ışıklı kayık da papatya iskelesinden ayrılıp salıncağın gölgesine döndü.
Bir süre konuşmadılar. Salıncağın sesi, yaprakların hışırtısına karıştı. Arda’nın kayığını annesi de görmüştü. Uykulu kuşu, çift çorabı ve uzakta kalan yelkeni birlikte bulmuşlardı. Arda kayığını avucunda çevirip annesine gülümsedi.
Salıncak durunca Arda ayaklarını çimene bastı.
“Şimdi güneşe bakalım mı?” diye sordu.
Annesi elini uzattı. Birlikte sıranın yanına yürüdüler. Duru’nun yaprak güneşi örtünün hemen önündeydi. Bir ışını uzun, öteki kısaydı. Ağzı, kendi kendine kıvrılmış incecik bir yapraktı.
“Gülüyor,” dedi Arda.
Duru başını salladı. Sonra ağabeyinin elindekini gördü.
“O ne?”
“Kayık. Az önce gölgesi yüzdü.”
Duru kayığa dokunmadan yakından baktı.
“Bizim güneşe de uğrasın mı?”
Arda düşündü. Kayığını güneşin dışındaki uzun yapraklardan birinin yanına koydu. Kıvrık burnu sarı ışınlara bakıyordu. Babaları örtünün bir köşesini hafifçe kabartınca ortaya masmavi bir koy çıktı.
“Burada biraz dinlensin,” dedi Arda.
Sonra salıncağa baktı. Oturağının bir yanında gün ışığı, öteki yanında yaprakların ince gölgeleri vardı.
“Duru, benimle sallanmak ister misin?”
Duru hemen annesine baktı, sonra gülümseyerek Arda’nın yanına gitti. İkisi geniş oturağa yan yana yerleşti. Anneleri yakında durup salıncağı hafifçe hareket ettirdi. Babaları da güneşle kayığın yanında oturdu; rüzgârla kımıldayan örtünün köşesini düzeltti.
“Bulut oyunu oynuyoruz,” dedi Arda. “Sen bir şey söylüyorsun, ben de bakıyorum.”
Duru gökyüzünde uzun, ince bir bulut buldu.
“Bu bir kaşık!”
Arda dikkatle baktı. Bulutun bir ucu gerçekten yuvarlaktı. Öteki ucuysa uzun bir sap gibi uzanıyordu.
“İçinde ne var?” diye sordu.
“Yoğurt.”
“Kocaman bir kaşık yoğurt,” dedi Arda. “Yanına bulut ekmeği de bulalım.”
Duru’nun gülüşü salıncağın sesine karıştı. İki kardeş sırayla bulut gösterdiler. Bazen aynı şeyi gördüler, bazen bambaşka şeyler. Arda bir bulutu eldivene benzettiğinde Duru onun muz olduğunu söyledi. İkisi de gökyüzünde kalabildi: eldiven de, muz da.
Salıncağın altındaki gölgeler yavaşça uzadı. Işıklı kayığın yanına bu kez yuvarlak bir güneş gölgesi geldi. İkisi, aralarında bir papatyalık yer bırakarak çimenlerde yan yana salındı.
“Bizim güneş de gelmiş,” dedi Duru.
Arda başını salladı. Bir eliyle salıncağın kolluğunu tutuyor, ötekiyle dizindeki küçük yaprak izini yokluyordu. Kayığı sıranın yanında duruyordu. Annesi hemen oradaydı. Annesiyle buldukları üç bulut da gökyüzünde yoluna devam ediyordu.
Akşamın rengi patikaya yayılınca babaları örtüyü topladı. Arda kayığını aldı. Duru da güneşin ortasındaki yuvarlak yaprağı taşımak istedi. Diğer yaprakları çimenlerin üzerinde bıraktılar; rüzgâr isterse onlarla yeni bir resim yapabilirdi.
Dönüş yolunda Arda annesinin yanında yürüdü. Bir süre yaprak kayığını avucunda gezdirdi, sonra başını kaldırdı.
“Yine ikimiz için küçük bir zaman seçebilir miyiz?” diye sordu.
“Seçebiliriz,” dedi annesi. “Yarın yaprak kayığına bir liman çizmek ister misin?”
“İsterim. Penceresi olan bir liman.”
Annesi gülümsedi. Duru, babasına yuvarlak yaprağını göstererek önden yürüyordu. Arda onlara yetişmek için koşmadı. Annesiyle aynı adımları atarak patikanın son kıvrımına geldiler.
Arda dönüp baktı. Birlikte Sallanan Salıncak boştu ama gölgesinde iki ince ışık yan yana duruyordu. Hafif rüzgâr yeniden iplerin arasından geçti.
“Tın, tın.”
Arda kayığını annesine bir kez daha gösterdi. Sonra ikisi birlikte, hiç acele etmeden, sıcak evlerinin yolunu tuttular.