Cik Cik Serçe ve Kayıp Düğme: Mavi Çanta Masalı | Kısa Masallar
Cik Cik Serçe, mavi çantasının kaybolan düğmesini bulmak için telaşını bir kenara bırakıp geçtiği yerlere dikkatle bakar. Sakin bir arayış, sıcak bir yardımlaşmaya ve sevinçli bir masal saatine dönüşür.
Ihlamur ağacının altındaki küçük okulda okul öncesi masal saati yaklaşırken, Cik Cik Serçe mavi çantasını kanadına takıp neşeyle sınıfa geldi. Çantasında, arkadaşlarına göstermek istediği kendi çizdiği sarı bir güneş resmi vardı. Fakat kapının önünde durduğunda çantanın büyük tahta düğmesinin yerinde olmadığını gördü.
Cik Cik önce boş kalan ilik yerine baktı. Sonra çantasının önünü, arkasını ve küçük cebini kontrol etti. Düğme hiçbir yerde yoktu.
“Eyvah,” diye fısıldadı. “Mavi çantam artık kapanmayacak.”
İçinde küçücük bir telaş kabardı. Sanki göğsünde hızlı hızlı kanat çırpan bir rüzgâr vardı. Çantasını hemen açınca sarı güneş resmi dışarı kaydı. Cik Cik resmi dikkatle yakaladı ama yüzündeki neşe azalmıştı.
Sınıfın penceresinden tarçınlı ekmek kokusu geliyordu. Minderler yarım ay biçiminde dizilmiş, kitaplar alçak rafa yerleştirilmişti. Öğretmeni Nilüfer, Cik Cik'in kapıda sessizce durduğunu fark etti.
“Bir şeye mi üzüldün?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Cik Cik çantasını gösterdi.
“Büyük sarı düğmem kaybolmuş. O olmadan çantam kapanmıyor. Her yere baktım ama bulamadım.”
Nilüfer çantayı inceledi. İplik hâlâ yerindeydi; yalnızca düğme eksikti.
“Kaybolan bir şeyi ararken önce biraz durabiliriz,” dedi. “Sonra buraya gelirken geçtiğin yerlere sırayla bakarız.”
Cik Cik, minderlere bakınca masal saatini kaçırmaktan korktu. Arkadaşları birazdan sınıfa doluşacaktı. Herkes sarı güneş resmini bekliyordu.
“Ya bulamazsak?” diye sordu.
“O zaman çantan için başka bir çözüm düşünürüz,” dedi Nilüfer. “Ama önce birlikte arayalım.”
Cik Cik çantasını güvenli bir yere bıraktı. Nilüfer ile kapının yanındaki küçük sıraya oturdular. Birlikte yavaşça nefes aldılar. Cik Cik, göğsündeki hızlı rüzgârın biraz hafiflediğini hissetti.
“Sabah ilk nereden geçtin?” diye sordu Nilüfer.
Cik Cik gözlerini kısa bir an kapattı.
“Önce evimizin önündeki taş yoldan yürüdüm. Sonra kırmızı posta kutusunun yanından geçtim. Ihlamur ağacının altında durup düşen bir yaprağa baktım. En son okulun ahşap kapısını açtım.”
“Öyleyse aynı yolu geriye doğru izleyebiliriz.”
Önce sınıfın kapısının çevresine baktılar. Cik Cik eğilip paspasın üstünü inceledi. Küçük gri taşlar, iki kuru yaprak ve ince bir dal parçası vardı. Sarı düğme yoktu.
Sonra ahşap kapının arkasına baktılar. Orada da yalnızca duvara yaslanmış minik bir şemsiye duruyordu.
Cik Cik'in gagasının ucu biraz aşağı eğildi.
“Burada değil.”
Nilüfer acele etmedi.
“Evet, burada değil. Şimdi bir sonraki yere bakabiliriz.”
Birlikte ıhlamur ağacına yürüdüler. Sabah güneşi dalların arasından süzülüyor, yerde yuvarlak ışıklar oluşturuyordu. Cik Cik, az önce baktığı yaprağı buldu. Yaprağın çevresini dikkatle aradı. Ağacın köklerinin arasına, taşların yanına ve küçük tahta bankın altına baktı.
Bir an sarı bir şey gördü. Heyecanla yaklaştı ama bu yalnızca güneşte parlayan bir çiçek yaprağıydı.
Cik Cik derin bir nefes verdi.
“Düğmemi bulduğumu sanmıştım.”
“Umutlanıp sonra bulamamak insanı üzebilir,” dedi Nilüfer.
Cik Cik başını salladı. Üzgündü, fakat artık içindeki rüzgâr hızlı esmiyordu. Nereye bakacağını biliyordu.
Kırmızı posta kutusuna doğru yürüdüler. Kutunun yanında yuvarlak çakıl taşları vardı. Cik Cik taşları tek tek gözden geçirdi. Sarı düğme görünmüyordu. Tam geri dönecekleri sırada çantasını sabah posta kutusuna nasıl hafifçe çarptığını hatırladı.
“Buradan geçerken çantamdan küçük bir ‘tık’ sesi gelmişti,” dedi.
Nilüfer dizlerinin üzerine eğildi.
“Sesin geldiği yere biraz daha yakından bakalım.”
Posta kutusunun altında ince otlar uzanıyordu. Cik Cik otların arasına baktı. Önce hiçbir şey seçemedi. Sonra hafif bir rüzgâr esti. Otlar yana doğru eğildi ve aralarında sıcak güneş gibi parlayan yuvarlak bir şey göründü.
“Düğmem!” diye seslendi Cik Cik.
Büyük sarı tahta düğme, iki otun arasında sessizce duruyordu. Cik Cik onu dikkatle aldı. Üzerindeki dört küçük deliği görünce doğru düğme olduğundan emin oldu.
Yüzündeki neşe geri geldi. Düğmeyi kanadında tutarak okula döndü. Sınıf arkadaşları bu sırada minderlerine oturmaya başlamıştı. Cik Cik, düğmeyi yeniden kaybetmemek için Nilüfer'e verdi.
Nilüfer çalışma masasının başına geçti ve çantayı onardı. Cik Cik de yanında bekleyip sarı güneş resmini iki kanadıyla tuttu. Çok geçmeden büyük düğme yine mavi çantanın üzerinde, eski yerindeydi.
Cik Cik düğmeyi ilikten geçirdi. Çanta usulca kapandı.
“Tam oldu,” dedi sevinçle.
Nilüfer gülümsedi.
“Üstelik düğmenin nerede düştüğünü de sen hatırladın.”
Cik Cik, sabah duyduğu küçük ‘tık’ sesini düşündü. Telaşı azalınca o sesi hatırlayabilmişti. Çantasını omzuna taktı ve minderlerin yanına geçti.
Masal saati başladığında güneş ışığı sınıfın içine doldu. Cik Cik, kendi çizdiği sarı güneş resmini arkadaşlarına gösterdi. Resimde mavi bir gökyüzü, yeşil bir tepe ve kocaman, sıcak bir güneş vardı.
Bir arkadaşı, çantanın üzerindeki düğmeyi işaret etti.
“Düğmen de resmindeki güneşe benziyor,” dedi.
Cik Cik düğmeye baktı. Gerçekten de mavi çantanın üzerinde küçük bir güneş gibi parlıyordu.
“Bu sabah biraz kayboldu,” dedi. “Ama geçtiğim yerlere yavaşça bakınca onu buldum.”
Sonra çantasını yanına koyup yumuşak mindere oturdu. Düğme yerindeydi, resmi güvendeydi ve sınıf tarçınlı ekmek kokuyordu. Nilüfer kitabın ilk sayfasını açarken Cik Cik kendini sakin, rahat ve hazır hissetti.
Dışarıdaki ıhlamur yaprakları hafifçe sallandı. Mavi çantanın sarı düğmesi, pencereye vuran sabah ışığında bir kez daha parladı.