Boncuk Kaplumbağa ve Neşeli Çan: Minik Saat Masalı
Boncuk Kaplumbağa, sesi çıkmayan minik saatinin çanını dikkatle inceler. Küçük bir ipliği fark edip sakinlikle çözünce ev yeniden neşeli bir çınlamayla dolar.
Okuma süresi tahminidir; okuma hızına ve verilen aralara göre değişebilir.
Boncuk Kaplumbağa'nın küçük evine yumuşacık bir sabah ışığı doldu. Pencereden giren gün ışığı, tahta zemine sıcacık bir kare çizmişti. Boncuk, yatağından kalkınca önce gerindi. Sonra pencerenin yanındaki minik saate baktı.
Bu saat küçücüktü. Yuvarlak yüzü, iki kısa ayağı ve tepesinde parlak bir çanı vardı. Boncuk ona Neşeli Çan derdi.
Neşeli Çan her sabah aynı sesi çıkarırdı:
“Tik tak, tik tak, çın!”
Boncuk da bu sesi duyunca gülümserdi.
Ama o sabah saat yalnızca şöyle dedi:
“Tik tak, tik tak...”
Çın sesi gelmedi.
Boncuk biraz bekledi. Belki çan uykuluydu. Biraz daha bekledi.
“Tik tak, tik tak...”
Yine çınlamadı.
Boncuk'un yüzündeki gülümseme küçüldü. Karnının içinde minicik bir sıkıntı hissetti. Bugün pencerenin önünde elma dilimleri yiyecek, sonra sarı minderine oturup resimli kitabına bakacaktı. Neşeli Çan'ın sesi de bu güzel sabahın bir parçasıydı.
Boncuk saate yaklaştı.
“Sesin gelmiyor,” dedi yavaşça. “Ama merak etme. Acele etmeden bakabiliriz.”
Önce başını sağa eğdi. Sonra sola eğdi. Saatin akrebi ve yelkovanı dönüyordu. İçeriden düzenli bir ses geliyordu:
“Tik tak, tik tak...”
Demek ki minik saat çalışıyordu. Yalnızca çanı susmuştu.
Boncuk, saatin önüne sarı minderini çekti. Oturunca çan tam gözlerinin karşısında kaldı. Parlak yüzeyinde kendi burnunu gördü. Burnu çanın içinde kocaman görünüyordu. Boncuk buna biraz güldü.
“Sen bana bakıyorsun, ben de sana bakıyorum,” dedi.
Pencereden hafif bir rüzgâr girdi. Perde kıpırdadı. Masanın üstündeki mavi örtünün ucu da kıpırdadı. Boncuk bir kez perdeye, bir kez saate baktı. Çan hâlâ sessizdi.
Örtünün üzerine dün resimli kitabını koymuştu. Kitabı alırken örtü de biraz kaymış olabilirdi. Boncuk elini uzatıp örtüyü düzeltmek istedi. Sonra durdu. Önce daha yakından bakacaktı.
“Bir şey saklanmış olabilir,” diye mırıldandı.
Boncuk derin bir nefes aldı. Burnundan içeri giren hava, taze ekmek gibi güzel kokuyordu. Nefesini yavaşça verdi. Karnındaki sıkıntı biraz hafifledi.
Saatin çevresine dikkatle baktı. Altında bir şey yoktu. Arkasında bir şey yoktu. Çanın üzerinde de yalnızca sabah ışığı parlıyordu.
Tam vazgeçecekken incecik bir mavi çizgi gördü.
“Bu da ne?” diye fısıldadı.
Mavi çizgi, masanın üzerindeki örgü örtüden uzanan yumuşak bir iplikti. İplik, çanın altındaki küçük tokmağa dolanmıştı. Tokmak hareket etmek istiyor ama çana dokunamıyordu.
Boncuk sorunu anlayınca sevindi. Yine de hemen çekmedi. İpliğin nereden geldiğine baktı. Örgü örtünün bir köşesi saate fazla yaklaşmıştı.
Boncuk önce örtüyü iki eliyle biraz geriye kaydırdı. Sonra gevşeyen ipliği parmaklarının ucuyla tuttu. Yavaşça bir tur açtı. Ardından bir tur daha açtı.
İplik tokmaktan kurtuldu.
Ama çan hemen ses vermedi.
Boncuk yine eğilip baktı. Bu kez tokmağın çevresi boştu. Mavi iplik artık masanın üzerinde duruyordu. Boncuk, saatin yuvarlak yüzündeki uzun kolu izledi. Kol ağır ağır ilerliyordu.
“Senin de biraz zamanın var,” dedi saate.
Beklerken parmağıyla minderindeki sarı çiçeği çizdi. Çiçeğin bir yaprağını, sonra ötekini izledi. Penceredeki serçenin kısa ötüşünü duydu. Ev sessizken bile küçücük seslerle doluydu.
Boncuk ellerini dizlerine koyup bekledi.
Minik saat çalışmayı sürdürdü:
“Tik tak, tik tak...”
Boncuk heyecanlandı, ama sessizce dinledi.
Bir an sonra küçük tokmak hareket etti.
“Çın!”
Neşeli ses odanın içinde dolaştı. Pencerenin camına, sarı mindere ve Boncuk'un yuvarlak masasına uğradı. Sonra sanki gelip Boncuk'un kalbine kondu.
Boncuk kocaman gülümsedi.
“İşte buradasın, Neşeli Çan!” dedi.
Saat bir kez daha çınladı:
“Çın!”
Boncuk, mavi ipliğin boşta kalan ucunu örtünün altına nazikçe yerleştirdi. Örtüyü saatten biraz uzakta tuttu. Böylece iplik yeniden tokmağa dolanmayacaktı.
Sonra pencerenin önündeki küçük masasına geçti. Tabağına üç ince elma dilimi koydu. Sarı minderine rahatça oturdu. Sabah ışığı kabuğunun üzerinde parlıyordu.
Boncuk bir elma dilimini yerken minik saat yine seslendi:
“Tik tak, tik tak, çın!”
Bu kez Boncuk da ona eşlik etti:
“Tik tak, tik tak, çın!”
Az önce hissettiği sıkıntı tamamen geçmişti. Ev yine sıcak, sakin ve tanıdık geliyordu. Boncuk, bazen küçük bir şeyin hemen düzelmeyebileceğini düşündü. Böyle zamanlarda durmak, nefes almak ve dikkatle bakmak iyi geliyordu.
Resimli kitabını açtı. İlk sayfada mavi bir ev vardı. Boncuk evin penceresini buldu. İkinci sayfada sarı bir çiçek duruyordu. Onu minderindeki çiçeğe benzetti.
Sonra masasına baktı. Saatin yanında kitabı için geniş bir yer kalmıştı. Boncuk kitabını oraya bıraktı. Örtünün köşesini kıvırıp düzgünce yerleştirdi. Neşeli Çan'ın çevresinde artık hiçbir şey sallanmıyordu.
“Burası senin yerin, burası da kitabımın,” dedi.
Neşeli Çan yanında çalışmayı sürdürdü. Her çınlamada Boncuk'un gözleri biraz daha neşeyle parladı.
Güneş gökyüzünde yavaşça yükseldi. Minik evin içinde saat sesi, sayfa hışırtısı ve huzurlu bir sabah vardı.
“Tik tak, tik tak...” dedi saat.
“Buradayım,” dedi Boncuk.
“Çın!” dedi Neşeli Çan.
Boncuk minderine biraz daha sokuldu. Her şey yeniden yolundaydı.